TÜRKÇE

Masal Cücesi

DANSK

Den underjordiske


Bir zamanlar bir kralın üç kızı vardı. Her gün sarayın bahçesinde gezinip duruyorlardı. Kral ağaçlara çok meraklıydı, özellikle bir tanesini çok seviyordu: Elma ağacını! Ondan tek bir elma koparıp yiyen toprağın yüz kulaç altına girsin diye lanet okuyordu.
Derken sonbahar geldi çattı; ağaçtaki elmalar kan kırmızısı oldu. Uç kız kardeş her gün o ağacın altında durup rüzgârın bir elmayı yere düşürmesini bekledi, ama asla böyle bir şey olmadı. Ağaç elmayla o kadar doldu ki, dalları yere değmeye başladı.
En küçük kızın iştahı kabardı ve ablalarına, "Babamız bizi sever, bizi lanetlemez; galiba bunu sadece yabancılara yapıyor" diyerek ağaçtan olgun bir elma kopardı. Onların önünde hoplayıp zıplayarak, "Öyle lezzetli ki! Ben ömrümde böyle bir elma yemedim, siz de tadın!" dedi. Öbür kızlar da elmadan birer ısırık aldılar ve aynı anda üçü de toprağın dibini boyladı; arkalarından horoz bile ötmedi.
Öğle olunca kral kızlarını sofraya çağırdı, ama onlar ortalıkta yoktu. Sarayın her yanını ve bahçeyi aradı, ama onları bulamadı. Kral çok üzüldü ve bir duyuru yaptı: kim kızlarını geri getirirse içlerinden biriyle evlenmeye hak kazanacaktı!
Pek çok delikanlı araziye çıkarak onları aradı; hepsi de kızları bulmayı çok istiyordu, çünkü üçü de çok güzeldi ve ayrıca herkese karşı iyi davranıyorlardı.
Sonunda üç oğlan kardeş bu işe el atarak yola çıktılar. Sekiz gün dolaştıktan sonra büyük bir saraya vardılar, içinde güzel güzel odalar vardı. Sofra kurulmuştu. Öyle güzel tatlılar hazırlanmıştı ki, bir kısmının dumanı tütmekteydi. Ama tüm sarayda ne insan görülüyordu, ne de insan sesi duyuluyordu.
Yarım gün beklediler. Yemekler hâlâ sıcaktı, sonunda dayanamadılar; öyle acıkmışlardı ki, oturup yemeye başladılar.
Karar verdiler; sarayda yatıp kalkacaklardı. Kura çektiler; içlerinden biri sarayda kalacak, diğerleri kızları arayacaktı. Ve de öyle yaptılar. Kura çekildi; içlerinden en büyüğü sarayda kaldı, diğer ikisi kızları aramaya gitti.
Derken, öğlene doğru en büyük kardeşin karşısına bir cüce çıktı ve ondan bir parça ekmek istedi. Oğlan bulduğu ekmekten bir parça keserek cüceye uzattı. Cüce aynı anda ekmeği elinden düşürdü ve oğlandan onu yerden almasını istedi. Oğlan yere eğilip ekmeği almaya kalkıştığı sırada cüce onu saçlarından tuttu. Eline geçirdiği bir sopayla ona güzel bir dayak attı.
Ertesi gün ikinci oğlan evde kaldı ve o da dayaktan nasibini aldı. Aynı akşam dışardakiler eve döndüğünde büyük olanı, "Eee, nasıl geçti?" diye sordu.
"Sorma, perişan oldum!" dedi ortanca kardeş.
Aralarında bir çare düşündüler, ama en küçüğüne söylemediler, çünkü ondan hoşlanmıyorlardı. Pek kurnaz olmadığı için ona hep Aptal Hans diyorlardı.
Üçüncü gün en küçük kardeş olan Hans kaldı evde. Cüce elinde bir parça ekmekle çıkageldi yine. Uzatırken ekmeği mahsus yere düşürdü ve oğlandan onu alıp kendisine vermesini istedi. Ama aptal Hans, "Ne? Sen kendin alamaz mısın yani? Ekmeğini kazanmak için zahmete girmeyeceksen onu hak etmedin demektir" dedi cüceye.
Bu kez cüce öfkelendi ve söylenileni yapmadı. Yapmayınca oğlan ona güzel bir dayak attı. Cüce haykırdı: "Tamam, tamam, bırak beni! Bırakırsan sana kızların yerini söylerim!"
Hans bunu duyunca dayağı kesti. Ufak adam kendisinin bir masal cücesi olduğunu söyledi; onun gibi daha binlerce varmış! Hans onunla giderse ona kızların olduğu yeri gösterecekmiş!
Nitekim oğlana derin bir kuyu gösterdi, ancak kuyunun içinde su yoktu. Cüce ona kardeşlerinden hayır olmadığını, onun hakkında kötü düşündüklerini anlattı ve bu işi tek başına yapması gerektiğini söyledi. Öbür oğlanlar da kızları bulmayı çok istiyordu, ama bunun için zahmete girmeye ya da tehlikeye atılmaya niyetleri yoktu.
Kızları kurtarmak için yanlarına bir küfe alacaktılar. İçlerinden biri bir avcı bıçağı ve bir çıngırak alarak küfeye binecek, sonra kuyuya sarkıtılacaktı. Aşağıda üç oda vardı ve her birinin başında çok başlı birer canavar beklemekteydi; oğlan onların kafasını kesecekti!
Masal cücesi tüm bunları açıkladıktan sonra ortadan kayboldu.
Akşam olup da öbür iki oğlan eve döndüğünde Hans'a "Ne var, ne yok?" diye sordular.
"İyilik" diye cevap veren Hans gelen giden olmadığını, sadece öğlene doğru ufacık bir adamın gözüküp kendisinden bir parça ekmek istediğini, ancak ona ekmek verirken cücenin ekmeği kasten düşürdüğünü, yerden almasını istediğini, sözünü dinlemeyince de tehditler savurduğunu, bunun üzerine bu haksızlığa dayanamayarak cüceye güzel bir sopa çektiğini anlattı. Ağabeyleri hiddetten mosmor kesildi.
Ertesi sabah hep birlikte kuyunun başına vardılar. Küfeye önce kim binecek diye çekilen kurada en büyük oğlan çıktı. "Çıngırağı çalarsam beni hemen yukarı çekin ha!" dedi. Aşağıya biraz inmişti ki, çıngırak sesi duyuldu. Kardeşleri onu hemen yukarı çekti.
Bu kez küfeye ikinci oğlan bindi ve o da aynı şeyi yaptı. Sıra en küçük oğlana geldi. En aşağıya kadar indi ve küfeden çıktı. Bıçağını eline alarak birinci kapıya gitti ve kulak kabarttı; canavarın yüksek sesle horladığını işitti. Yavaşça kapıyı açtı, içeride kralın kızlarından biri oturmaktaydı. Kucağına da dokuz başlı bir canavar çöreklenmişti. Oğlan bıçağını çekerek hücuma geçti ve canavarın dokuz başını da kesiverdi.
Kralın kızı yerinden fırlayarak ona sarıldı, canı gönülden öptü ve göğsünde taşımakta olduğu bir altın takıyı çıkarıp oğlanın boynuna astı.
Oğlan ikinci kızın yanına vardı; onun kucağına da yedi başlı bir canavar çöreklenmişti. Onu da öldürdü oğlan. Daha sonra kucağına dört başlı canavarın çöreklendiği en genç kızı da kurtardı.
Kızların soracağı o kadar çok soru vardı ki! Hepsi oğlanı durmadan kucaklıyor ve öpüyordu.
Oğlan yukarıdakiler duyuncaya kadar çıngırağını çalıp durdu. Sonra kızları birer birer küfeye koyarak yukarı çektirdi. Sıra kendisine geldiğinde masal cücesinin söyledikleri geldi hatırına: öbür oğlanların niyeti kötüydü! Bu yüzden kocaman bir kaya bularak küfeye yerleştirdi. Küfe yarı yola gelince kötü kalpli kardeşler ipi kesti, küfe kayayla birlikte kuyunun dibine düştü. İki oğlan da kardeşlerinin öldüğünü sandı. Kızları yanlarına aldılar ve onları kendilerinin kurtardığına inandırdılar.
Böylece kralın huzuruna çıkarak, ondan evlenmek üzere birer kız istediler.
Bu arada en küçük oğlan kuyunun dibindeki üç odada dolaşıp durdu. Artık öleceğini düşündü. Derken duvarda asılı bir flüt gördü. "Senin burada işin ne? Burada kimse neşelenemez ki!" diye söylendi.
Yerdeki canavar kafalarına bakarak, "Siz de bana yardım edemezsiniz!" dedi ve durmadan bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı; öyle ki, yer dümdüz oldu.
Derken aklına başka bir şey geldi; duvardan flütü alarak biraz çaldı. Çok geçmeden ortaya o kadar çok masal cücesi çıktı ki! Çaldığı her notadan sonra bir cüce çıktı ve kısa zamanda oda onlarla doldu. Hepsi oğlana ne dilediğini sordu. O da tekrar gün ışığına kavuşmak istediğini söyledi. Hepsi birden oğlanı saçlarından -artık başında ne kalmışsa - tutarak yeryüzüne uçurdular.
Oğlan yukarıya vardığında hemen saraya koştu. O sırada kızlardan birinin düğünü yapılmaktaydı.
Oğlan kralın huzuruna çıktı. Uç kız da oradaydı; onu görünce düşüp bayıldılar. Kral bu duruma çok öfkelendi ve kızlarını üzdüğü için delikanlıyı hapse attırdı.
Ama kızlar ayılınca babalarına oğlanı serbest bırakması için öyle yalvardı ki, kral bunun nedenini öğrenmek istedi. Kızları ise bunu anlatmaya yetkileri olmadığını söyledi. Bunun üzerine kral dışarı çıktı ve kapı aralığından kulak vererek kızlarının konuştuğu her şeyi dinledi.
Hemen iki kötü kalpli kardeşi darağacına gönderdi, en küçük oğlana da en küçük kızını verdi.
Der var engang en rig konge, som havde tre døtre, og de gik hver dag og spadserede i slotshaven. Kongen var en stor ynder af smukke træer, og der var især et, som han holdt så meget af, at han havde sagt, at han ville ønske den, som plukkede et æble af det, hundrede favne under jorden. Om efteråret blev æblerne på træet så røde som blod. De tre prinsesser gik hver dag hen til træet for at se, om vinden ikke havde blæst et æble ned, men de fandt aldrig noget, og dog var træet så fuldt, at det var lige ved at knække, og grenene hang helt ned til jorden. Den yngste prinsesse havde frygtelig lyst til et æble og sagde til sine søstre: "Far holder alt for meget af os til at ville ønske noget ondt over os. Det er vist kun for fremmede folks skyld, han har sagt det." I det samme plukkede hun et rigtigt stort æble, hoppede og sprang og sagde: "Smag dog engang, jeg har aldrig spist noget så dejligt." De to andre prinsesser tog nu også en bid af æblet, og de sank nu alle tre dybt, dybt ned i jorden, hvor hverken sol eller stjerner skinnede.

Ved middagstid kaldte kongen på dem for at de skulle komme til bords, men han kunne ikke finde dem, skønt han ledte i hele slottet og haven. Han blev meget bedrøvet og lod bekendtgøre, at den, der kunne bringe ham hans døtre igen, skulle få en af dem til kone. Mange unge mænd gik ud for at lede efter dem, for alle ville gerne have en af de tre prinsesser, som var så smukke og venlige. Blandt andre drog tre jægere af sted, og da de havde redet i otte dage, kom de til et slot. Der var mange smukke sale, og i den ene stod der et dækket bord med dejlig dampende mad. Men der var ikke et menneske at se i hele slottet. De ventede nu i en halv dag. Maden blev ved at være varm, og til sidst blev de så sultne, at de satte sig ned og spiste. De blev nu enige om, at de ville blive boende på slottet. De skulle trække lod om, hvem der skulle blive hjemme, og de to andre skulle drage ud og søge efter prinsesserne. Loddet traf den ældste, og han blev hjemme næste dag, mens de andre drog af sted. Ved middagstid kom der en lillebitte mand og bad om et stykke brød. Jægeren skar da en rundtenom af og ville give ham, men den lille mand lod det falde og sagde, at jægeren skulle give ham det igen. Men i samme øjeblik han bukkede sig ned, greb den lille mand ham ved hårene og gav sig til at slå løs på ham. Næste dag måtte den anden blive hjemme, og ham gik det ikke en smule bedre. Da de to andre kom hjem om aftenen, sagde den ældste: "Nå, hvordan er det gået?" - "Skidt," svarede den anden. De beklagede sig nu til hinanden, men sagde ikke noget til den yngste, for ham kunne de ikke lide, og kaldte ham altid dumme Hans, fordi han ikke havde nogen videre forstand på livet.

Han blev så hjemme den tredie dag, og den lille mand kom igen, bad om et stykke brød, lod det falde, og sagde til jægeren, at han skulle give ham det. "Tag det selv op," sagde jægeren, "når du ikke engang gider gøre dig så megen ulejlighed for dit daglige brød, fortjener du det såmænd heller ikke." Den lille mand blev meget vred og sagde, at han skulle gøre det, men jægeren snappede ham i en fart og bankede ham godt igennem. Manden skreg af fuld hals og råbte: "Hold op, hold op, så skal jeg sige dig, hvor prinsesserne er."

Da jægeren hørte det, holdt han op med at slå ham, og den lille mand fortalte da, at han var en af de underjordiske. Dem var der mange tusind af, og hvis han ville gå med ham, skulle han vise ham, hvor prinsesserne var. Han viste ham nu en stor brønd, hvori der ikke var noget vand. Han vidste godt, sagde han, at hans kammerater ikke mente det godt med ham, og derfor skulle han alene frelse prinsesserne. De andre ville også nok gerne finde dem, men de ville ikke udsætte sig for nogen videre fare og besvær for deres skyld. Han skulle nu tage en stor kurv og sætte sig på bunden af den med en jagtkniv og en klokke og lade sig hisse ned. Så kom han til tre værelser, og i hvert af dem sad der en prinsesse og lyskede en drage med mange hoveder, og dem skulle han hugge af. Da den lille mand havde sagt alt det, forsvandt han. Henimod aften kom de to andre tilbage og spurgte, hvordan det var gået. "Udmærket," svarede han. Han fortalte dem nu, at der ved middagstid var kommet en lille mand og havde bedt om et stykke brød, og da han havde givet ham det havde han først ladet det falde og sagt, han skulle tage det op igen, og da han ikke ville det, var manden begyndt at mukke. Så havde han misforstået ham og givet sig til at prygle ham, men så havde manden fortalt ham, hvor prinsesserne var. De andre blev gule og grønne af misundelse. Næste morgen fulgtes de ud til brønden og kastede lod om, hvem der først skulle sætte sig i kurven. Loddet traf igen den ældste, han kravlede derned og tog klokken med. "Når jeg ringer, må I hejse mig op i en fart," sagde han. Et øjeblik efter ringede han, og de trak ham op igen. Den anden satte sig da derned, og det gik ham ligesådan. Da kom turen til den yngste, og han lod sig hisse helt ned. Han steg så ud af kurven, tog sin kniv og gik hen til døren, lyttede, og hørte at dragen snorkede højt. Han lukkede døren op og så den ene kongedatter, som sad og lyskede en nihovedet drage. Han tog da sin kniv og huggede ni hoveder af. Kongedatteren sprang op, faldt ham om halsen og kyssede ham mange gange og gav ham sin halskæde, som var af det røde guld. Han gik nu til den anden prinsesse. Hun sad og lyskede en drage med syv hoveder, og hende befriede han også. Så gik han ind til den yngste, hvor der var en drage med fire hoveder, og dem huggede han også af. De var alle tre sjæleglade og kunne slet ikke holde op med at kysse og omfavne ham. Han ringede nu så stærkt, at de hørte det oppe på jorden. Han lod nu den ene efter den anden af prinsesserne hejse op, og da turen kom til ham kom han i tanker om, at den lille mand havde sagt, at de to andre mente det ikke godt med ham. Han lagde derfor en stor sten i kurven, og da den var kommet halvt op, skar de andre brødre snoren over og tænkte, at han var død. Så løb de deres vej med prinsesserne og tvang dem til at love, at de ville sige til deres far, at de havde frelst dem. Så gik de til kongen og forlangte to af døtrene til hustruer.

Imidlertid gik den yngste jæger bedrøvet rundt i de tre stuer og tænkte, at han nu måtte dø. Han fik da øje på en fløjte, der hang på væggen, og sagde: "Hvorfor hænger du der, her kan man dog ikke være lystig." Så kiggede han på dragehovederne: "I kan heller ikke hjælpe mig," sagde han. Han spadserede nu så mange gange frem og tilbage, at gulvet blev helt glat. Til sidst kom han på andre tanker, tog fløjten ned og blæste i den, og på en gang kom der en mængde underjordiske frem. Ved hver tone, han blæste, kom der flere, og han blæste nu så længe, til stuen var helt fuld. De spurgte nu, hvad han ønskede, og han sagde da, at han ville gerne op på jorden igen. De greb nu fat i hvert eneste hår, han havde på sit hovede, og fløj op på jorden med ham. Da han kom derop, gik han straks til slottet, hvor den ene kongedatters bryllup netop skulle fejres. Han gik nu ind i den stue, hvor kongen sad med sine døtre, og da de så ham, besvimede de alle tre. Kongen blev vred og lod ham kaste i fængsel, fordi han troede, han havde gjort hans døtre fortræd. Men da prinsesserne kom til sig selv igen, bad de om han måtte blive løsladt. Kongen spurgte hvorfor, men de sagde, at de turde ikke fortælle det, og han befalede dem da at fortælle det til ovnen. Så gik han udenfor og lyttede ved døren og hørte det hele. Han lod så begge de andre hænge, og gav jægeren sin yngste datter til kone. Jeg var med til brylluppet, og da jeg trak et par glassko på, stødte jeg mod en sten, og kling, klang, sprang de i tusinde stykker.




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.