TÜRKÇE

Pancar

ENGLISH

The turnip


Vaktiyle iki erkek kardeş vardı. İkisi de askerdi; biri zengindi, diğeri fakir. Fakir olanı hayatını kazanmak için üniformasını çıkararak çiftçi oldu. Kendine ait olan tarlayı sürdükten sonra oraya pancar ekti. Tohumlar tuttu, pancar çıktı ve öyle büyük oldu ki, pancarlar kralı adını aldı. Böylesi şimdiye kadar görülmemişti, bundan sonra da görüleceği yoktu! Daha sonra bu pancar iki öküzün çektiği bir arabayı doldurabilecek kadar büyüdü. Çiftçi bununla ne yapacağını bilemedi, yani bu bir şans mıydı, yoksa şanssızlık mıydı? Sonunda şöyle düşündü: "Satsan fazla bir şey getirmeyecek, kendin yesen, az bir şey sana yeter! En iyisi sen bunu krala ver. Hiç değilse ona olan saygını göstermiş olursun!"

Uzatmayalım, pancarı arabaya yükledi; iki öküzü koştu ve götürüp krala hediye etti.

Kral, "Bu ne acayip şey! Şimdiye kadar çok mucize gördüm, ama böylesine hiç rastlamadım. Nasıl bir tohum kullandın sen böyle? Yoksa bunu sen mi icat ettin? Şanslı adamsın vesselam" dedi.

"Hayır, efendim" dedi çiftçi, "Şanslı falan değilim; fakir bir askerim ben; yiyecek bir şeyim kalmadığı için üniformamı çıkardım ve çiftçiliğe başladım. Bir erkek kardeşim var; kendisi zengindir, siz onu tanırsınız efendim. Benimse hiçbir şeyim olmadığı için terk edilmiş bir adamım!"

Kral ona acıyarak şöyle dedi: "Artık fakirlikten kurtulacaksın, sana öyle hediyeler vereceğim ki, kardeşin kadar zengin olacaksın!" Ve bir sürü altın, arazi, otlak ve koyun sürüsü vererek onu zengin yaptı.

Kardeşi tek bir pancar yetiştirerek bu hale geldiğini duyunca onu kıskandı. Aynı şekilde şanslı olabilmek için ne yapması gerektiğini uzun boylu düşündü. Sonra daha akıllıca davranmak istedi. Krala altın ve bir sürü at hediye etti. Karşılığında da kraldan daha büyük bir hediye bekliyordu; kardeşi bir pancar karşılığında onca hediyeyi almışsa, kendisi şimdi kim bilir neler alacaktı!

Kral hediyeyi kabul etti, ama karşılığında ona ne vereceğini bilemedi; en iyisi o koca pancarı vermekti!

Neyse; zengin oğlan kardeşinin pancarını arabasına yükledikten sonra evin yolunu tuttu. Eve varınca kızgınlığını kimden alacağını bilemedi. Derken aklına kötü bir fikir geldi, kardeşini öldürmeye karar verdi.

Paralı katiller tuttu, onlar bir tuzak hazırlayacaktı. Kendisi de kardeşinin yanına vararak, "Bak kardeşim, ben gizli bir hazine keşfettim; gel birlikte kazalım, sonra da onu paylaşırız" dedi.

İyi niyetli kardeşin aklına kötü bir şey gelmediği için, kırgınlığa da kapılmadan onunla birlikte gitti. Kazı yerine vardıklarında katiller saldırdı, onu yakalayıp bağladılar ve bir ağaca asmaya çalıştılar. Tam o sırada uzaktan bir şarkı ve nal sesleri duyuldu. Adamlar çiftçiyi bir çuvala sokarak ağaca astılar sonra da çok korkarak tabanları yağladılar. Çiftçi çuvalın ağzını açarak başını dışarı çıkarabildi.

Ancak atla gelen, bir öğrenciden başkası değildi; keyifli keyifli şarkı söyleyerek ormandan gelmekteydi. Ağaca asılı kişiyi görmeden yoluna devam ederken çiftçi, "Uğurlar ola" diye seslendi.

Öğrenci etrafına bakındı, sesin nereden geldiğini bilemedi. "Kim konuşuyor?" diye söylendi.

Yukarıdaki çiftçi, "Kafanı yukarı kaldır, görürsün! Ben 'bilgelik çuvalı'nın içindeyim. Kısa zamanda çok şeyler öğrendim ben burada; öbür okulları unut gitsin! Az sonra aşağı ineceğim ve tüm insanlardan daha akıllı olacağım! Artık yıldızları okumayı, rüzgârın uğultusunu, denizlerdeki kumu, hastalıkların tedavisini, şifalı otların gücünü, kuşları, taşları... hepsini öğrendim ben! Sen de bir kere şu çuvalın içine girsen onun ne kadar çok bilgiyle dolu olduğunu hissedersin!

Öğrenci tüm bunları duyunca çok şaşırdı ve "Tanrıya şükür ki seni buldum! Ben de biraz çuvala girebilir miyim?" diye sordu.

Yukarıdaki, buna pek razı olmamış gibi davrandı. "Hadi seni ödüllendireyim, ama bir saat kadar beklemelisin. Daha öğrenmem gereken ufak bir kısım daha var" dedikten sonra nazlana nazlana, "Bilgelik Evi'nden çıkabilmem için ipi aşağı çekmelisin! Ondan sonra da çuvala sen girersin" diye ekledi.

Neyse, öğrenci çuvalı aşağıya çekti, sonra ağzını açarak çiftçinin çıkmasına yardım etti. Sonra kendisi çuvalın içine girip çiftçiye, "Sen şimdi beni hemen yukarı çek! Ben içinde dik durumda olmalıyım" dedi.

Çiftçi, "Dur" dedi. "Böyle olmaz" diyerek oğlanın kafasını tutarak onu çuvala baş aşağı soktu. Çuvalın ağzına bir düğüm attıktan sonra onu yukarı çekerek havada sallandırdı ve şöyle dedi: "Ee, ne haber delikanlı? Bak, şimdi akim başına geldi. İşte deneyim dediğin şey böyle kazanılır! Senin öğreneceğin daha çok şey var. Sakin sakin otur oturduğun yerde; o zaman kafan çalışmaya başlayacak!"

Çiftçi bunları söyledikten sonra öğrencinin atına atlayarak oradan uzaklaştı.

Ama bir saat sonra öğrenciyi kurtarması için birini gönderdi.
There were once two brothers who both served as soldiers; one of them was rich, and the other poor. Then the poor one, to escape from his poverty, put off his soldier's coat, and turned farmer. He dug and hoed his bit of land, and sowed it with turnip-seed. The seed came up, and one turnip grew there which became large and vigorous, and visibly grew bigger and bigger, and seemed as if it would never stop growing, so that it might have been called the princess of turnips, for never was such an one seen before, and never will such an one be seen again.
At length it was so enormous that by itself it filled a whole cart, and two oxen were required to draw it, and the farmer had not the least idea what he was to do with the turnip, or whether it would be a fortune to him or a misfortune. At last he thought, "If thou sellest it, what wilt thou get for it that is of any importance, and if thou eatest it thyself, why, the small turnips would do thee just as much good; it would be better to take it to the King, and make him a present of it."

So he placed it on a cart, harnessed two oxen, took it to the palace, and presented it to the King. "What strange thing is this?" said the King. "Many wonderful things have come before my eyes, but never such a monster as this! From what seed can this have sprung, or are you a luck-child and have met with it by chance?" - "Ah, no!" said the farmer, "no luck-child am I. I am a poor soldier, who because he could no longer support himself hung his soldier's coat on a nail and took to farming land. I have a brother who is rich and well known to you, Lord King, but I, because I have nothing, am forgotten by every one."

Then the King felt compassion for him, and said, "Thou shalt be raised from thy poverty, and shalt have such gifts from me that thou shalt be equal to thy rich brother." Then he bestowed on him much gold, and lands, and meadows, and herds, and made him immensely rich, so that the wealth of the other brother could not be compared with his. When the rich brother heard what the poor one had gained for himself with one single turnip, he envied him, and thought in every way how he also could get hold of a similar piece of luck. He would, however, set about it in a much wiser way, and took gold and horses and carried them to the King, and made certain the King would give him a much larger present in return. If his brother had got so much for one turnip, what would he not carry away with him in return for such beautiful things as these? The King accepted his present, and said he had nothing to give him in return that was more rare and excellent than the great turnip. So the rich man was obliged to put his brother's turnip in a cart and have it taken to his home. When there he did not know on whom to vent his rage and anger, until bad thoughts came to him, and he resolved to kill his brother. He hired murderers, who were to lie in ambush, and then he went to his brother and said, "Dear brother, I know of a hidden treasure, we will dig it up together, and divide it between us." The other agreed to this, and accompanied him without suspicion. While they were on their way, however, the murderers fell on him, bound him, and would have hanged him to a tree. But just as they were doing this, loud singing and the sound of a horse's feet were heard in the distance. On this their hearts were filled with terror, and they pushed their prisoner head first into the sack, hung it on a branch, and took to flight. He, however, worked up there until he had made a hole in the sack through which he could put his head. The man who was coming by was no other than a travelling student, a young fellow who rode on his way through the wood joyously singing his song. When he who was aloft saw that someone was passing below him, he cried, "Good day! You have come at a lucky time." The student looked round on every side, but did not know whence the voice came. At last he said, "Who calls me?" Then an answer came from the top of the tree, "Raise your eyes; here I sit aloft in the Sack of Wisdom. In a short time have I learnt great things; compared with this all schools are a jest; in a very short time I shall have learnt everything, and shall descend wiser than all other men. I understand the stars, and the signs of the Zodiac, and the tracks of the winds, the sand of the sea, the healing of illness, and the virtues of all herbs, birds, and stones. If you were once within it you would feel what noble things issue forth from the Sack of Knowledge."

The student, when he heard all this, was astonished, and said, "Blessed be the hour in which I have found thee! May not I also enter the sack for a while?" He who was above replied as if unwillingly, "For a short time I will let you get into it, if you reward me and give me good words; but you must wait an hour longer, for one thing remains which I must learn before I do it." When the student had waited a while he became impatient, and begged to be allowed to get in at once, his thirst for knowledge was so very great. So he who was above pretended at last to yield, and said, "In order that I may come forth from the house of knowledge you must let it down by the rope, and then you shall enter it." So the student let the sack down, untied it, and set him free, and then cried, "Now draw me up at once," and was about to get into the sack. "Halt!" said the other, "that won't do," and took him by the head and put him upside down into the sack, fastened it, and drew the disciple of wisdom up the tree by the rope. Then he swung him in the air and said, "How goes it with thee, my dear fellow? Behold, already thou feelest wisdom coming, and art gaining valuable experience. Keep perfectly quiet until thou becomest wiser." Thereupon he mounted the student's horse and rode away, but in an hour's time sent some one to let the student out again.




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.