TÜRKÇE

Karbeyazı ile Gülkırmızısı

ROMÂNĂ

Nalba si Rasura


Fakir bir dul kadın tek başına bir kulübede yaşıyordu. Evinin önündeki bahçede iki tane gül fidanı bulunuyordu; biri beyaz, öbürü kırmızı gül veriyordu. Kadının iki kızı vardı ki, onlar da bu gül fidanlarına benziyordu. Hatta birinin adı Karbeyazı, öbürünün adı Gülkırmızısı'ydı. İkisi de o kadar dürüst, çalışkan ve iyi kızlardı ki! Yalnız Kar- beyazı Gülkırmızısı'na göre daha sakin ve uysaldı. Gülkırmızısı hep kırlara çıkar, çiçek toplar ve ötücü kuşlar yakalardı. Karbeyazı'ysa evde, annesinin yanında oturur, ev işlerinde yardım eder, hiç işi olmazsa ona kitap okurdu.

İki kardeş birbirini çok seviyordu. Sokağa çıktıkları zaman hep el ele tutuşup yürürlerdi. Karbeyazı ne zaman, "Biz hiç ayrılmayacağız" dese Gülkırmızısı hemen "Yaşadığımız sürece" diye eklerdi. Anneleri de "Her şeyiniz ortak olsun" derdi. Sık sık ormana gidip çilek toplarlardı; hiçbir hayvan onlara zarar vermezdi. Tam tersine, tavşan lahana yaprağını onların elinden yerdi, ceylan hep yanlarında otlar, geyik de o arada neşeli sıçrayışlar yapar, kuşlar da ağaç dallarına tüneyerek bildikleri şarkıları söylerlerdi. Ormanda geç vakit kalsalar bile başlarına hiç kötü bir şey gelmezdi. Karanlık basınca birbirlerine sokularak yosunların üstünde sabaha kadar yatıp uyurlardı. Anneleri hiç merak etmezdi.

Bir keresinde geceyi yine ormanda geçirdiler. Sabah uyandıklarında karşılarında parlak ve beyaz giysiler giymiş bir çocuk gördüler. Çocuk ayakta durdu, onlara dostça baktı, ama sonra hiçbir şey söylemeden ormana daldı. Etrafa bakındıklarında kendilerinin büyük bir uçurumun hemen kenarında olduklarını gördüler; yani birkaç adım daha atsalar, aşağı düşmeleri işten değildi! Anneleri onun, iyi kalpli çocukları koruyan bir melek olduğunu söyledi.

İki kardeş annelerinin evini o kadar temiz tutuyorlardı ki, içeri girip bakmak insana zevk veriyordu.

Yazları eve Gülkırmızısı bakıyordu ve her sabah annesinin yatağına, o kalkmadan önce, bir demet çiçek getiriyordu; demette her fidandan koparılmış birer gül oluyordu.

Kışın da Karbeyazı sobayı yakıyor, sonra da su dolu kazanı üzerine yerleştiriyordu. Bu kazan pirinçtendi, onu parlatmak ve altın gibi pırıl pırıl yapmak da Karbeyazı'nın işiydi. Sonra ocak başına geçip otururlar, anneleri de gözlüğünü takarak koca bir kitaptan öyküler okurdu. Kızlar da bunu dinlerken iplik eğirirlerdi. Hemen yanlarında, yerde bir kuzu yatardı; duvara yanlamasına sokulmuş bir sopada tünemiş beyaz bir güvercin başını kanatlarına sokardı hep.

Bir akşam böyle hep birlikte otururlarken kapı çalındı. Biri içeri girmek ister gibiydi.

Anneleri, "Gülkırmızısı, git hemen kapıyı aç. Tanrı misafiri olmalı, herhalde yolunu şaşırdı" dedi.

Kız gidip kapının sürgüsünü yana sürerken, herhalde fakir bir adamdır diye aklından geçirdi. Ama gelen bir ayıydı, siyah tüylü kocaman kafasını kapıdan içeri soktu.

Gülkırmızısı haykırarak geri çekildi; kuzu meledi, güvercin kanat çırptı ve Karbeyazı annesinin yatağının arkasına saklandı.

Ama ayı konuşmaya başladı. "Korkmayın, size bir şey yapacak değilim; soğuktan donuyorum, yanınızda biraz ısınmak istiyorum" dedi.

"Zavallı ayı, gel şöyle ateşin yanına. Ama dikkat et, postun yanmasın" diyen anneleri her iki kıza şöyle seslendi: "Karbeyazı, Gülkırmızısı, gelin buraya, ayı size bir şey yapmayacak; iyi niyetliymiş!"

İki kız ağır ağır ona yaklaştı; kuzu da, güvercin de korkularını yendi. Ayı şöyle dedi: "Çocuklar, şu üzerimdeki karları silkelesenize?"

Çocuklar ellerine geçirdikleri süpürgelerle ayının postunu kardan temizlediler; o da ocak başına geçip keyif çıkarırken zevkle homurdandı.

Çok geçmeden kaynaştılar ve bu çaresiz misafiri ehlileştirdiler. Elleriyle postunu çekiştirdiler, ayaklarını sırtına dayadılar, onu yerde yuvarladılar; homurdandığı zaman sopa attılar.

Ayı bunlara seve seve katlandı. Ama kendisini çok kızdırdıkları zaman şöyle seslendi:

Bırakın beni, çocuklar,
Karbeyazı, Gülkırmızısı!
Canımı yakıyor bazısı.

Yatma vakti geldiğinde kızlar yataklarına yattı; kadın ayıya, "Sen ocak başında yat, dışarıda hava berbat; burada ısınırsın" dedi.

Ertesi sabah çocuklar onu dışarı bıraktı ve ayı karlar üzerinden pat pat yürüyerek ormana daldı.

O günden sonra ayı her akşam belli bir saatte geldi, ocak başına geçti, arada bir çocuklarla oynadı. Çocuklar ona o kadar alıştı ki! Bu koca adam gelinceye kadar sokak kapısını hep açık tuttular.

İlkbahar gelip de her yer yeşillenince ayı bir sabah Karbeyazı'ma, "Artık gitmem gerek, bütün bir yaz burada olmayacağım" dedi.

"Nereye gideceksin, sevgili ayı?" diye sordu kız.

"Ormana gidip hazinemi oradaki cücelerden korumam gerekiyor. Kışları, toprak soğuk olduğu sürece o cüceler hep toprak altındadır, kazıp dışarı çıkamazlar. Ama güneş çıkıp da toprağı ısıtmaya başlayınca hemen ortaya çıkarlar; herkesin işine burunlarını sokarlar, hırsızlık yaparlar; çaldıkları şeyleri toprak altındaki mağaralarına götürdüler mi onları bir daha göremezsin" dedi ayı.

Vedalaşırken kız çok üzüldü. Kapının sürgüsünü yana çekti, ayı oradan geçerken kapıya sürtündü ve derisinin bir parçası soyuldu. Karbeyazı sanki altın görmüş gibi oldu, ama pek emin olamadı. Ayı hemen oradan uzaklaştı ve çok geçmeden ağaçlar arasında kayboldu.

Bir süre sonra anneleri her iki kızı çalı çırpı toplamaları için ormana gönderdi. Kızlar orada büyük bir ağaç gördüler; bu ağaç yere kadar eğilmişti ve gövdesinin yakınında bir oraya bir buraya zıplayan bir şey vardı. Bunun ne olduğunu anlamadılar, ama yanına yaklaştıklarında buruşuk suratlı, çok uzun ve bembeyaz sakallı bir cüce gördüler. Sakalının ucu ağacın yarıklarından birine sıkışmıştı ve cüce ipe bağlı köpek yavrusu gibi, oraya buraya sıçrıyor ve ne yapacağını bilemiyordu.

Kızları görünce kan çanağına dönmüş patlak gözlerini onlara çevirerek haykırdı: "Ne duruyorsunuz orda öyle! Gelip bana yardım etsenize!"

"Ne yaptın ki sen, ufaklık?" diye sordu Gülkırmızısı.

"Aptal, kaz kafalı, sen de" diye cevap verdi cüce: "Yemek pişirmek için ufak bir parça odun kesecektim sadece. Evde biri var, pek yemek yemiyor; sizler gibi arsız değil o. Kamayı tam yerine sokup yerleştirdim, ama uğursuz ağaç birden devriliverdi, o güzel ve bembeyaz sakalımı kurtaramadım; oraya sıkıştı kaldı, ben de bir yere gidemiyorum işte! Sizler de utanmadan gülüyorsunuz bana! Çok ayıp! Çok çirkin!"

Her iki çocuk, cücenin sakalını kurtarmak için ne kadar uğraştılarsa da başaramadılar; öyle bir sıkışmıştı ki!

"Ben gidip yardım getireyim" dedi Gülkırmızısı.

"Ne koyun kafalıymışsınız be" diye homurdandı cüce: "Ne diye adam getireceksiniz? Siz ikiniz yetersiniz; aklınıza hiç mi başka bir şey gelmiyor?"

"Dur bakalım, sabırlı ol" dedi Karbeyazı. "Ben bir çare buldum!"

Böyle diyerek cebinden çıkardığı makasıyla cücenin sakalının ucunu kesti.

Cüce serbest kalır kalmaz ağacın köküne sıkışıp kalan bir zembili çekip aldı; bunun içi altın doluydu! Onu sırtladıktan sonra kendi kendine şöyle homurdandı: "Küstahlar! O güzelim sakalımı nasıl da kestiler! Lanet olsun!"

Ve çocukların yüzüne bile bakmadan çekip gitti.

Daha sonra Karbeyazı ile Gülkırmızısı balık avına çıktılar. Dere kenarına vardıklarında suya sıçramaya çalışan koskoca bir çekirge gördüler. Yanına yaklaştılar ve cüceyi tanıdılar.

"Nereye böyle?" diye sordu Gülkırmızısı, "Yoksa suya mı atlayacaksın?"

"Enayi miyim ben?" diye haykırdı cüce. "Görmüyor musunuz, şu lanet olası balık beni suya çekmek istiyor!"

Daha önce cüce orada oltasıyla balık avlarken birden rüzgâr çıkmış ve sakalını oltasına dolamıştı. Derken koskoca bir balık çıkagelmiş ve onu sakalından yakalamıştı. Bizim yaratık gitgide güçsüzleşmiş ve balık kumandayı ele almıştı. Cüce çimenlere ve sazlıklara ne kadar sarıldıysa da yararı olmadı. Balık ne yaptıysa ona uymak zorunda kaldı. Bu arada sakalı iyice oltaya dolandı. Kızın başka çaresi kalmadı. Cebinden çıkardığı makasıyla cücenin sakalını kesti; bu arada kendi saçından da biraz kesiverdi.

Cüce haykırdı: "Küstahlar, güzel yüzümü mahvettiniz. Önce sakalımın ucunu daha sonra da en güzel kısmını kestiniz! Ben şimdi nasıl hanımın yüzüne bakacağım? Hadi, tabanları yağlayın şimdi!"

Ve sazların arasındaki içi inci dolu zembilini sırtladığı gibi oradan uzaklaştı ve bir kayanın arkasında kayboldu.

Derken günün birinde anneleri iki kızı iğne, iplik, sicim ve şerit satın almak üzere şehre gönderdi. Yolları bir otlaktan geçti, ama burada her yere taş atılmıştı. Derken havada uçmakta olan kocaman bir kuş gördüler. Bu kuş ağır ağır tepelerinde uçtu, sonra gittikçe alçaldı ve kayalıklardan birine iniverdi. Ardından korkunç bir çığlık duyuldu. Hemen oraya koştular ve bir kartalın bizim cüceyi yakalayıp havaya kaldırmaya çalıştığını gördüler.

Her iki kız cüceye acıdıkları için kartalla mücadele ettiler, sonunda kuş avını bırakıp cırtlak sesle bağırarak kaçtı.

Cüce, "Biraz dikkat etsenize be! İnce ceketimi delik deşik ettiniz! Ne sakar yaratıklarsınız siz" diye bağırdı.

Sonra içi kıymetli taşlarla dolu zembilini sırtlayarak kayalıklar arasında kayboldu, mağarasına gitti.

Kızlar onun nankörlüğüne alışıktılar zaten. Yollarına devam ettiler, şehirde alacaklarını aldılar. Eve dönerken yine o otlağa vardıklarında cüceyi gördüler. Temiz bir zemine zembilindeki tüm kıymetli taşları boşaltmıştı; günün bu geç saatinde kimsenin oraya gelmeyeceğini ummuştu.

Akşam güneşi kıymetli taşların üstüne vurmuştu; hepsi çeşitli renklerde pırıl pırıl parlamaktaydı. Çocuklar durup bunu seyretti.

Cüce, "Ne duruyorsunuz orda, aval aval bakıyorsunuz be?" diye haykırdı. Kül rengi suratı kızgınlıktan kıpkırmızı kesilmişti. Tam küfür etmeye hazırlanıyordu ki, arkasında bir homurtu işitti; ormandan siyah bir ayı çıkmıştı!

Cüce o kadar korktu ki, yuvasına kaçamadı, çünkü ayı o tarafta duruyordu.

Cücenin ödü koptu ve "Sevgili Ayı Bey, nolur acı bana. Sana bütün servetimi vereyim. Bak, şurda yatan taşlara bak! Bunlar dünyanın en güzel ve en kıymetli taşları. Benim hayatımı bağışla, zaten ufacık biriyim; dişinin kovuğunu bile doldurmam. Bak şurda iki tane kız var, tam senin dişine göre; onları ye sen" dedi.

Ayı onun lafına aldırmadı ve bu kötü kalpli yaratığa bir pençe attı; cüce bir daha kıpırdamadı.

Kızlar kaçmaya kalkışınca ayı arkalarından seslendi: "Karbeyazı, Gülkırmızısı, korkmayın, durun. Ben de sizinle gelmek istiyorum."

Kızlar o zaman onun sesini tanıyıp durdular.

Ayı onların yanına yaklaşınca birden postu yere düştü altın giysiler içinde yakışıklı bir delikanlı çıktı karşılarına.

"Ben bir prensim" dedi oğlan. "Benim hazinemi çalan şu imansız cüce beni ormanda dolaşan bir ayıya dönüştürdü. Bu büyüden kurtulabilmem için onun ölmesi gerekiyordu. Şimdi cezasını buldu işte!"

Karbeyazı onunla evlendi, Gülkırmızısı da onun erkek kardeşiyle evlendi. Cücenin mağarasında sakladığı hazineyi paylaştılar.

Yaşlı anaları çocuklarının yanında daha uzun yıllar mutlu yaşadı.

Kadın bahçedeki gül fidanını penceresinin önüne dikti ve onlardan her yıl yeni güller aldı: Beyaz ve kırmızı.
A fost odata o vaduva saraca, si vaduva asta isi ducea zilele intr-o coliba singuratica, departe de picior omenesc. Si-n fata cascioarei avea o gradinita in care cresteau doua tufe de trandafiri. Una din tufe dadea trandafiri albi ca neaua, iar cealalta rosii ca singele. Si mai avea vaduva doua fetite, aidoma tufelor de trandafiri. Si una se chema Nalba, iar cealalta Rasura.
Amindoua fetitele erau atit de harnice, de bune la suflet si de inimoase, ca nu cred sa se mai fi gasit sub soare asemenea odrasle. Dar vezi ca Nalba era mai blinda si mai domoala din fire decat Rasura. Zgitia asta de soru-sa nu-si gasea astimpar cit era ziulica de mare si tot alerga de colo-colo prin poiene si pe cimpii, culegind flori si prinzind pasarele. In ast timp insa, Nalba sedea acasa, langa maica-sa, si-i ajuta la treburile casei. Ba, citeodata, cand terminau de gospodarit, fata lua cite o carte si incepea sa-i citeasca din ea, pana ce-o prindea somnul.
Si atit de mult se iubeau cele doua copile, ca nici cand se preumblau nu se departau una de alta, ci mergeau tot timpul tinindu-se de mina, de parca le-ar fi fost teama c-o sa se piarda. Iar cand Nalba zicea cu hotarire:
- Totdeauna sa fim impreuna si nimica sa nu ne desparta! Rasura pe loc raspundea:
- Toata viata, cit om trai!...
: Iar de se intimpla sa fie si maica lor pe-acolo, nu uita niciodata sa adauge:
- Si tot ce-o avea una, sa imparta cu cealalta! Acu , se intimpla deseori ca cele doua surioare sa colinde singure prin padure dupa fragi si dupa zmeura, da vezi ca nici o jivina nu se incumeta sa le casuneze vreun rau, ci se apropiau de ele cu prietenie. Iepurasii se opreau din drum si prindeau sa rontaie din mina lor frunze de varza ori morcovi, in timp ce caprioara pasea linistita, privindu-le gales. Iar cerbul cel sprinten trecea pe langa ele ca vintul, sarind plin de voiosie... Padurea toata parea ca le intimpina in alai cu pasarelele de pe ramuri, care-si inaltau in vazduh toate cintecele, de parca ar fi fost o intrecere... Nici o napasta nu le ame¬ninta si de se intimpla citeodata sa intirzie prin padure si sa le prinda noaptea departe de casa, se culcau una langa alta, de pareau ingemanate, pe-o movilita de muschi, si dormeau duse pana se iveau zorii diminetii. Mama fetelor stia acest lucru si nu se ingrijora defel daca nu veneau in cite o noapte acasa.
Si ce crezi, pe cand se aflau odata in padure, in revar¬satul zorilor, si-si intindeau madularele, ca abia se tre¬zisera, numai ce zarira langa culcusul lor o minunatie de copil intr-o rochita alba, argintie, care stralucea de-ti lua ochii. Dupa ce s-a sculat, pruncul a catat la ele prie¬tenos si, fara sa zica o vorba, s-a mistuit in padure. Si cand cele doua surori privira imprejur, inghetara de spaima. Si cum n-ar fi ramas impietrite, cand chiar langa picioarele lor se casca o prapastie adinca, in care fara indoiala c-ar fi cazut, de-ar mai fi inaintat prin intuneric doar citiva pasi...
Cind ajunsera acasa, ele povestira mamei ce li se intimplase, si maica lor le astimpara curiozitatea, spunindu-le ca trebuie sa fi fost vreun duh al padurii care ii fereste de primejdii pe copiii cei buni.
Nalba si Rasura tineau casuta curata ca un pahar, de-ti era mai mare dragul sa privesti inauntru. Cit dura vara, toata gospodaria casei o facea Rasura, si-n fiece dimineata, mai inainte de a se trezi maica lor, fata avea grija sa-i puna pe pat un buchet de flori. Si-n buchet nu lipsea niciodata cite-un trandafir din fiecare tufa. Iar de veneau zilele cu ninsori si vifornite, Nalba aprin¬dea focul si atirna ceaunul cu fiertura deasupra vetrei. Si de curat ce era, ceaunul de alama stralucea de-ti parea ca-i de aur!...

In serile cand cadea zapada, de inalbea totul in padure, mama prindea sa-i spuna Nalbei:
- Ia du-te de pune zavorul la usa!
Apoi se cuibareau tustrele langa foc si, punindu-si ochelarii, mama incepea sa le citeasca dintr-o carte groasa. Copilele sorbeau cu nesat fiecare vorba, si-n timpul asta degetele nu le stateau nici o clipa. Si Hna din caier se subtia tot mai mult, iar pe fus, firul sporea vazind cu ochii. Si de fiecare data la picioarele fetelor se tolanea un mielut, iar in spatele vetrei, pe-o varguta, o porumbita alba isi ascundea capul in aripi, picotind de somn.
Si intr-o seara, cum stateau ele asa si se incalzeau la dogoarea focului, numai ce se auzi o bataie in usa, de parca cineva ar fi vrut sa intre inauntru. Si-atunci mama se grabi sa-i zica Rasurei:
- Ia du-te repede de deschide, c-o fi vreun drumet ce cauta adapost!
Fata nu se lasa rugata, si din doi pasi fu la usa, de trase zavorul, gindind ca trebuie sa fie vreun biet sarman pe care l-a prins noaptea in padure. Da cand colo, dadu cu ochii de-un urs! Si fiara era indrazneata, nu gluma, ca-si si viri pe usa scafirlia cea groasa si intunecata. Rasura prinse a striga inspaimintata si se trase inapoi, ferindu-se din calea fiarei. Mielul behai jalnic, porumbita zburataci prin odaie, ca alungata, iar Nalba fugi de se ascunse sub patul mamei.
Dar vezi ca ursul nu se repezi sa le insface, ci incepu a glasui ca oamenii: - Nu va fie teama, ca nu va fac nici un rau! sunt pe jumatate inghetat, si v-as ruga sa ma ingaduiti oleaca sa-mi incalzesc madularele aici, la voi!
- Da, cum sa nu! raspunse mama fetelor, cu mila-n glas. Bietul de tine, ia asaza-te ici, langa foc, sa te prinda caldura!... Da ai grija, sa nu-ti pirlesti blana!... Apoi striga: Nalba, Rasuro, ia apropiati-va, fetelor, ca e un urs de treaba si nu va face nimic!...
Daca auzira asta, fetele se apropiara de urs, si, incet-incet, mielutul si porumbita indraznira a iesi de prin cotloanele unde se ascunsesera, ca le trecuse teama.
Ursul cata la copii cu blindete, si de asta data li se adresa numai lor:
- Ia scuturati-mi putintel zapada din blana!... Cele doua fete se grabira sa aduca matura, si-i curatara
asa de bine cojocul, ca nu mai ramase nici un fulg de omat. Si odata se intinse ursul langa foc si incepu sa mormaie multumit, ca acu se simtea si el bine, sara¬cutul!... Se scurse asa vremea, dar nu prea multisor, si fetelor le trecu sfiala, ba chiar incepura sa glumeasca cu musafirul lor cel greoi. Si, ale naibii zgitii, ba ii ciufuleau blana, ba dadeau sa-l incalece, si nu incetau nici o clipa hirjoneala, tavalindu-l cand pe-o parte, cand pe alta.
Iar intr-un sfirsit, apucara o nuielusa de alun si ince¬pura a-l croi zdravan.
Si de cite ori mormaia ursul, izbucneau in ris. Da vezi ca ursul se lasa cu placere hirjonit, si doar din cand in cand, cand se intreceau cu masura, prindea sa le strige:
- Valeu, copilasi, da stati oleaca, sa-mi trag sufletul, ca nu mai pot!

Hei, mai cu masura,
Nalba si Rasura!...
Sau vreti sa piara
ursitul - sa moara?!...

Veni si vremea culcarii, si-n timp ce fetele se virira in asternut, mama ii grai ursului:
- Pe cuptor ai loc berechet si te poti odihni in voie, cit poftesti! Ca aici esti aparat si de frig, si de vreme rea...
De indata ce incepu sa se lumineze de ziua, copiii ii deschisera usa si ursul o porni prin zapada, spre padure. Si de atunci incoace, in fiecare seara, la ora potrivita, se si infiinta langa foc si, culcindu-se langa vatra, ii lasa pe copii sa se joace cu el, cit le era voia. Si atit de mult se obisnuisera Nalba si Rasura cu oaspetele lor, ca nici nu mai zavorau usa pana ce nu venea si prietenul lot cel cafeniu.
Sosira si zilele primaverii, si-ntr-o dimineata, cand toata padurea capatase strai verde, ursul ii grai Nalbei:
- Acu trebuie sa plec si cit o tine vara n-o sa ma mai pot intoarce pe-aci.
- Da unde te duci, draga ursule? vru sa afle Nalba.
- in padure, fata mea, ca trebuie sa-mi pazesc co¬morile sa nu mi le gabjeasca piticii cei rai. Iarna, cand pamintul e inghetat bocna, n-au cum iesi afara din hru¬bele lor de sub pamint. Dar acu , cand razele soarelui au dezghetat pamintul si l-au incalzit, isi croiesc cu totii drum si ies la lumina ca sa ia cu japca tot ce le cade-n mina. Si afla ca tot ce ajunge in vagaunile lor pierdut e pentru totdeauna!...
Despartirea o mihni pe fata din cale-afara, dar vezi ca nu vru sa arate fata de el cit ii era inima de grea, ca multa vreme n-aveau sa se mai vada.
Cind Nalba trase zavorul si ursul se strecura afara, nu stiu cum se-ntimpla ca o bucata de piele se rupse si ramase agatata de-un cirlig al usii. Si chiar in aceeasi clipa, Nalbei i se paru ca vede sticlind ceva auriu. Dar nu ramase pe deplin sigura de ceea ce vazuse si mereu gindea ca poate o inselasera ochii. In ast timp, ursul o lua grabit la picior si curind disparu printre copaci. Dupa o bucata de vreme, mama isi trimise copiii in padure, sa adune vreascuri. Si numai ce vazura intr-o poiana un ditamai copacul, rasturnat la pamint. Iar langa el parca zarira prin iarba o ginganie, topaind de colo-colo... Dar ce anume era, nu putura sa desluseasca pana ce nu fura foarte aproape. Si ceea ce li se paruse a fi o ginganie era, de fapt, un pitic! Un pitic batrin, cu obrajii vesteji si supti si cu o barba colilie, lunga de-un cot. Virful barbii i se prinsese intr-o crapatura de copac si princhidelul tot sarea incoace si-ncolo ca un catelus in lant si desi se dadea de ceasul mortii, nu stia in ce chip ar putea sa scape. Si cand le vazu pe fetite, incepu a se holba la ele cu ochii lui rosii ca focul si tipa de vuia padurea:
- Ce mai stati pironite acolo?!... Ia veniti degraba, de-mi dati o mina de ajutor!
- Da ce-ai patit, omuletule? vru sa afle Rasura.
- Ce te priveste pe tine, gisca proasta si iscoditoare! o repezi piticul. Da hai sa-ti spun... Am vrut sa spintec copacul de-l vezi, sa-mi fac niste surcele pentru la buca¬tarie, ca butucii astia grosi nu-mi sunt de nici un folos. Fac atita flacara, ca indata s-ar arde bruma de mancare de cita are nevoie sa se sature unul ca mine. Ca noi n-avem un burdihan ca al vostru, galigani iscoditori, sa inghitim atitea, si tot sa ne fie foame!... Si cum iti zi¬ceam, reusisem sa infig pana-n crapatura, si totul mergea cit se poate de bine, da afurisita asta de pana, cum n-avea pe ea nici un nod, odata a zbughit-o afara si butucul s-a strins la loc atit de repede, ca n-am mai avut timp cand sa-mi trag mindretea de barba alba, si-a ramas prinsa acolo!... Si-acu , uite, ma tot framint si ma zbat, da degeaba-s toate sfortarile mele, ca nu ma pot misca de aici, de parca-s tintuit!... Da ia te uita, eu le povestesc cum a fost, ca un om amarit ce sunt, si mucoasele astea, cu fetele lor spelbe si nesuferite, s-au pus pe ris, de parca-i comedie!... Ajunga-va, uricioase ce sunteti, nu va mai hliziti atita la mine!...

Cele doua surori isi dadura toata osteneala, dar, oricit incercara ele, nu izbutira sa-i traga afara barba, de parca era intepenita in butuc.
- Las ca dau eu o fuga si chem niste oameni, ca alt¬fel nu-i chip, zise intr-un sfirsit Rasura.
- Ian auzi-o ce a mai clocit in minte! cirii piticul, c-un glas ascutit. Natingelor, nebune ce sunteti, pai nu-mi sunteti prea destule numai voi doua? Altceva mai bun nu v-a putut trece prin capetele alea seci?...
- Da ai rabdare, mosnegutule, cauta sa-l linisteasca Nalba, c-o sa gasim noi un mijloc sa te scapam de la ananghie!...
Nici nu-si sfirsi bine vorbele, ca si scoase din buzunar o forfecuta si, harst! ii taie virful barbii. Cum se simti liber, piticul se si repezi la un sac plin cu aur, care statea ascuns intre radacinile rasfirate ale copacului, si prinse a bombani:
- Ce fapturi fara pic de inima! Auzi, sa-mi sluteasca mindretea de barba! Sa va fie de nas cum m-ati ajutat!...
Dupa ce sfirsi de zis asta, isi salta sacul in spinare si se duse pe aci, incolo, fara sa le arunce macar o privire.
Se scurse asa vremea si intr-o buna zi, cum li se facuse pofta de niste peste, Nalba si Rasura o pornira la pescuit, ca gindeau c-or avea atita noroc sa aduca acasa macar citiva obleti, pentru o ciorba sau o saramurica. In timp ce se apropiau ele de piriu, numai ce zarira un soi de lacusta - sau cine stie ce alta vietate, ca nu se des¬lusea bine ce-o fi - care se indrepta, topaind, spre malul apei. Fetele isi grabira pasul si, mai mergand, mai fugind, dadura ochii cu cine credeti? Cu piticul din padure!...A FOST ODATA O VADUVA SARMANA, si vaduva asta isi ducea zilele intr-o coliba singuratica, departe de picior omenesc. Si-n fata cascioarei avea o gradinita in care cresteau doua tufe de trandafiri. Una din tufe dadea trandafiri albi ca neaua, iar cealalta rosii ca singele. Si mai avea vaduva doua fetite, aidoma tufelor de tranda¬firi. Si una se chema Nalba, iar cealalta Rasura.
Amindoua fetitele erau atit de harnice, de bune la suflet si de inimoase, ca nu cred sa se mai fi gasit sub soare asemenea odrasle. Dar vezi ca Nalba era mai blinda si mai domoala din fire decat Rasura. Zgitia asta de soru-sa nu-si gasea astimpar cit era ziulica de mare si tot alerga de colo-colo prin poiene si pe cimpii, culegind flori si prinzind pasarele. In ast timp insa, Nalba sedea acasa, langa maica-sa, si-i ajuta la treburile casei. Ba, citeodata, cand terminau de gospodarit, fata lua cite o carte si incepea sa-i citeasca din ea, pana ce-o prindea somnul.
Si atit de mult se iubeau cele doua copile, ca nici cand se preumblau nu se departau una de alta, ci mergeau tot timpul tinindu-se de mina, de parca le-ar fi fost teama c-o sa se piarda. Iar cand Nalba zicea cu hotarire:
- Totdeauna sa fim impreuna si nimica sa nu ne desparta! Rasura pe loc raspundea:
- Toata viata, cit om trai!...
: Iar de se intimpla sa fie si maica lor pe-acolo, nu uita niciodata sa adauge:
- Si tot ce-o avea una, sa imparta cu cealalta! Acu , se intimpla deseori ca cele doua surioare sa colinde singure prin padure dupa fragi si dupa zmeura, da vezi ca nici o jivina nu se incumeta sa le casuneze vreun rau, ci se apropiau de ele cu prietenie. Iepurasii se opreau din drum si prindeau sa rontaie din mina lor frunze de varza ori morcovi, in timp ce caprioara pasea linistita, privindu-le gales. Iar cerbul cel sprinten trecea pe langa ele ca vintul, sarind plin de voiosie... Padurea toata parea ca le intimpina in alai cu pasarelele de pe ramuri, care-si inaltau in vazduh toate cintecele, de parca ar fi fost o intrecere... Nici o napasta nu le ame¬ninta si de se intimpla citeodata sa intirzie prin padure si sa le prinda noaptea departe de casa, se culcau una langa alta, de pareau ingemanate, pe-o movilita de muschi, si dormeau duse pana se iveau zorii diminetii. Mama fetelor stia acest lucru si nu se ingrijora defel daca nu veneau in cite o noapte acasa.
Si ce crezi, pe cand se aflau odata in padure, in revar¬satul zorilor, si-si intindeau madularele, ca abia se tre¬zisera, numai ce zarira langa culcusul lor o minunatie de copil intr-o rochita alba, argintie, care stralucea de-ti lua ochii. Dupa ce s-a sculat, pruncul a catat la ele prie¬tenos si, fara sa zica o vorba, s-a mistuit in padure. Si cand cele doua surori privira imprejur, inghetara de spaima. Si cum n-ar fi ramas impietrite, cand chiar langa picioarele lor se casca o prapastie adinca, in care fara indoiala c-ar fi cazut, de-ar mai fi inaintat prin intuneric doar citiva pasi...
Cind ajunsera acasa, ele povestira mamei ce li se intimplase, si maica lor le astimpara curiozitatea, spunindu-le ca trebuie sa fi fost vreun duh al padurii care ii fereste de primejdii pe copiii cei buni.
Nalba si Rasura tineau casuta curata ca un pahar, de-ti era mai mare dragul sa privesti inauntru. Cit dura vara, toata gospodaria casei o facea Rasura, si-n fiece dimineata, mai inainte de a se trezi maica lor, fata avea grija sa-i puna pe pat un buchet de flori. Si-n buchet nu lipsea niciodata cite-un trandafir din fiecare tufa. Iar de veneau zilele cu ninsori si vifornite, Nalba aprin¬dea focul si atirna ceaunul cu fiertura deasupra vetrei. Si de curat ce era, ceaunul de alama stralucea de-ti parea ca-i de aur!...

In serile cand cadea zapada, de inalbea totul in padure, mama prindea sa-i spuna Nalbei:
- Ia du-te de pune zavorul la usa!
Apoi se cuibareau tustrele langa foc si, punindu-si ochelarii, mama incepea sa le citeasca dintr-o carte groasa. Copilele sorbeau cu nesat fiecare vorba, si-n timpul asta degetele nu le stateau nici o clipa. Si Hna din caier se subtia tot mai mult, iar pe fus, firul sporea vazind cu ochii. Si de fiecare data la picioarele fetelor se tolanea un mielut, iar in spatele vetrei, pe-o varguta, o porumbita alba isi ascundea capul in aripi, picotind de somn.
Si intr-o seara, cum stateau ele asa si se incalzeau la dogoarea focului, numai ce se auzi o bataie in usa, de parca cineva ar fi vrut sa intre inauntru. Si-atunci mama se grabi sa-i zica Rasurei:
- Ia du-te repede de deschide, c-o fi vreun drumet ce cauta adapost!
Fata nu se lasa rugata, si din doi pasi fu la usa, de trase zavorul, gindind ca trebuie sa fie vreun biet sarman pe care l-a prins noaptea in padure. Da cand colo, dadu cu ochii de-un urs! Si fiara era indrazneata, nu gluma, ca-si si viri pe usa scafirlia cea groasa si intunecata. Rasura prinse a striga inspaimintata si se trase inapoi, ferindu-se din calea fiarei. Mielul behai jalnic, porumbita zburataci prin odaie, ca alungata, iar Nalba fugi de se ascunse sub patul mamei.
Dar vezi ca ursul nu se repezi sa le insface, ci incepu a glasui ca oamenii: - Nu va fie teama, ca nu va fac nici un rau! sunt pe jumatate inghetat, si v-as ruga sa ma ingaduiti oleaca sa-mi incalzesc madularele aici, la voi!
- Da, cum sa nu! raspunse mama fetelor, cu mila-n glas. Bietul de tine, ia asaza-te ici, langa foc, sa te prinda caldura!... Da ai grija, sa nu-ti pirlesti blana!... Apoi striga: Nalba, Rasuro, ia apropiati-va, fetelor, ca e un urs de treaba si nu va face nimic!...
Daca auzira asta, fetele se apropiara de urs, si, incet-incet, mielutul si porumbita indraznira a iesi de prin cotloanele unde se ascunsesera, ca le trecuse teama.
Ursul cata la copii cu blindete, si de asta data li se adresa numai lor:
- Ia scuturati-mi putintel zapada din blana!... Cele doua fete se grabira sa aduca matura, si-i curatara
asa de bine cojocul, ca nu mai ramase nici un fulg de omat. Si odata se intinse ursul langa foc si incepu sa mormaie multumit, ca acu se simtea si el bine, sara¬cutul!... Se scurse asa vremea, dar nu prea multisor, si fetelor le trecu sfiala, ba chiar incepura sa glumeasca cu musafirul lor cel greoi. Si, ale naibii zgitii, ba ii ciufuleau blana, ba dadeau sa-l incalece, si nu incetau nici o clipa hirjoneala, tavalindu-l cand pe-o parte, cand pe alta.
Iar intr-un sfirsit, apucara o nuielusa de alun si ince¬pura a-l croi zdravan.
Si de cite ori mormaia ursul, izbucneau in ris. Da vezi ca ursul se lasa cu placere hirjonit, si doar din cand in cand, cand se intreceau cu masura, prindea sa le strige:
- Valeu, copilasi, da stati oleaca, sa-mi trag sufletul, ca nu mai pot!

Hei, mai cu masura,
Nalba si Rasura!...
Sau vreti sa piara
ursitul - sa moara?!...

Veni si vremea culcarii, si-n timp ce fetele se virira in asternut, mama ii grai ursului:
- Pe cuptor ai loc berechet si te poti odihni in voie, cit poftesti! Ca aici esti aparat si de frig, si de vreme rea...
De indata ce incepu sa se lumineze de ziua, copiii ii deschisera usa si ursul o porni prin zapada, spre padure. Si de atunci incoace, in fiecare seara, la ora potrivita, se si infiinta langa foc si, culcindu-se langa vatra, ii lasa pe copii sa se joace cu el, cit le era voia. Si atit de mult se obisnuisera Nalba si Rasura cu oaspetele lor, ca nici nu mai zavorau usa pana ce nu venea si prietenul lot cel cafeniu.
Sosira si zilele primaverii, si-ntr-o dimineata, cand toata padurea capatase strai verde, ursul ii grai Nalbei:
- Acu trebuie sa plec si cit o tine vara n-o sa ma mai pot intoarce pe-aci.
- Da unde te duci, draga ursule? vru sa afle Nalba.
- in padure, fata mea, ca trebuie sa-mi pazesc co¬morile sa nu mi le gabjeasca piticii cei rai. Iarna, cand pamintul e inghetat bocna, n-au cum iesi afara din hru¬bele lor de sub pamint. Dar acu , cand razele soarelui au dezghetat pamintul si l-au incalzit, isi croiesc cu totii drum si ies la lumina ca sa ia cu japca tot ce le cade-n mina. Si afla ca tot ce ajunge in vagaunile lor pierdut e pentru totdeauna!...
Despartirea o mihni pe fata din cale-afara, dar vezi ca nu vru sa arate fata de el cit ii era inima de grea, ca multa vreme n-aveau sa se mai vada.
Cind Nalba trase zavorul si ursul se strecura afara, nu stiu cum se-ntimpla ca o bucata de piele se rupse si ramase agatata de-un cirlig al usii. Si chiar in aceeasi clipa, Nalbei i se paru ca vede sticlind ceva auriu. Dar nu ramase pe deplin sigura de ceea ce vazuse si mereu gindea ca poate o inselasera ochii. In ast timp, ursul o lua grabit la picior si curind disparu printre copaci. Dupa o bucata de vreme, mama isi trimise copiii in padure, sa adune vreascuri. Si numai ce vazura intr-o poiana un ditamai copacul, rasturnat la pamint. Iar langa el parca zarira prin iarba o ginganie, topaind de colo-colo... Dar ce anume era, nu putura sa desluseasca pana ce nu fura foarte aproape. Si ceea ce li se paruse a fi o ginganie era, de fapt, un pitic! Un pitic batrin, cu obrajii vesteji si supti si cu o barba colilie, lunga de-un cot. Virful barbii i se prinsese intr-o crapatura de copac si princhidelul tot sarea incoace si-ncolo ca un catelus in lant si desi se dadea de ceasul mortii, nu stia in ce chip ar putea sa scape. Si cand le vazu pe fetite, incepu a se holba la ele cu ochii lui rosii ca focul si tipa de vuia padurea:
- Ce mai stati pironite acolo?!... Ia veniti degraba, de-mi dati o mina de ajutor!
- Da ce-ai patit, omuletule? vru sa afle Rasura.
- Ce te priveste pe tine, gisca proasta si iscoditoare! o repezi piticul. Da hai sa-ti spun... Am vrut sa spintec copacul de-l vezi, sa-mi fac niste surcele pentru la buca¬tarie, ca butucii astia grosi nu-mi sunt de nici un folos. Fac atita flacara, ca indata s-ar arde bruma de mancare de cita are nevoie sa se sature unul ca mine. Ca noi n-avem un burdihan ca al vostru, galigani iscoditori, sa inghitim atitea, si tot sa ne fie foame!... Si cum iti zi¬ceam, reusisem sa infig pana-n crapatura, si totul mergea cit se poate de bine, da afurisita asta de pana, cum n-avea pe ea nici un nod, odata a zbughit-o afara si butucul s-a strins la loc atit de repede, ca n-am mai avut timp cand sa-mi trag mindretea de barba alba, si-a ramas prinsa acolo!... Si-acu , uite, ma tot framint si ma zbat, da degeaba-s toate sfortarile mele, ca nu ma pot misca de aici, de parca-s tintuit!... Da ia te uita, eu le povestesc cum a fost, ca un om amarit ce sunt, si mucoasele astea, cu fetele lor spelbe si nesuferite, s-au pus pe ris, de parca-i comedie!... Ajunga-va, uricioase ce sunteti, nu va mai hliziti atita la mine!...
Cele doua surori isi dadura toata osteneala, dar, oricit incercara ele, nu izbutira sa-i traga afara barba, de parca era intepenita in butuc.
- Las ca dau eu o fuga si chem niste oameni, ca alt¬fel nu-i chip, zise intr-un sfirsit Rasura.
- Ian auzi-o ce a mai clocit in minte! cirii piticul, c-un glas ascutit. Natingelor, nebune ce sunteti, pai nu-mi sunteti prea destule numai voi doua? Altceva mai bun nu v-a putut trece prin capetele alea seci?...
- Da ai rabdare, mosnegutule, cauta sa-l linisteasca Nalba, c-o sa gasim noi un mijloc sa te scapam de la ananghie!...
Nici nu-si sfirsi bine vorbele, ca si scoase din buzunar o forfecuta si, harst! ii taie virful barbii. Cum se simti liber, piticul se si repezi la un sac plin cu aur, care statea ascuns intre radacinile rasfirate ale copacului, si prinse a bombani:
- Ce fapturi fara pic de inima! Auzi, sa-mi sluteasca mindretea de barba! Sa va fie de nas cum m-ati ajutat!...
Dupa ce sfirsi de zis asta, isi salta sacul in spinare si se duse pe aci, incolo, fara sa le arunce macar o privire.
Se scurse asa vremea si intr-o buna zi, cum li se facuse pofta de niste peste, Nalba si Rasura o pornira la pescuit, ca gindeau c-or avea atita noroc sa aduca acasa macar citiva obleti, pentru o ciorba sau o saramurica. In timp ce se apropiau ele de piriu, numai ce zarira un soi de lacusta - sau cine stie ce alta vietate, ca nu se des¬lusea bine ce-o fi - care se indrepta, topaind, spre malul apei. Fetele isi grabira pasul si, mai mergand, mai fugind, dadura ochii cu cine credeti? Cu piticul din padure!...
- Unde mergi asa orbeste, prinse a-l intreba Rasura, ca doar n-oi vrea sa cazi in apa?!...
- Chiar atit de nating ma socoti?!... tipa piticul la ea. Nu vezi ca un peste vrajit ma trage de zor spre apa si ca ma straduiesc din rasputeri sa nu ma duca cu el la fund?!
Vezi ca piticul se asezase mai devreme pe mal, ca sa pescuiasca si el ceva. Dar cum batea un pirdalnic de vint dinspre apa, nu stiu cum facu de-si incurca barba in undita. Si tocmai in clipa aceea, ca un facut, se prinse-n cirlig un peste zdravan, care se tot zbatea sa scape. Dadu piticul sa-l scoata afara din apa, dar cum era tare slabanog, nici pomeneala sa-l poata scoate, ca pestele era mai puternic decat prichindelul nostru, si acu il tragea el spre fund... In zadar se agata, bietul, de buruieni sau de trestii, ca pestele il smucea mereu dintr-o parte intr-alta. Si-n fiecare clipa se afla in primejdie de a cadea in apa...
Fetele picasera tocmai la tanc si-n scurta vreme reu¬sira sa-i vina pestelui de hac. Dar nu la fel de usor fu sa-i descurce piticului barba, ca firele de par se impletisera cu ata unditei, de nu mai stiai cum sa le dai de capat. Nu le mai raminea altceva decat sa scoata iar forfecuta si sa-i taie din nou o bucatica de barba.
- Ce fel de purtari sunt astea, salbaticelor?!... prinse a se rasti piticul la fete, cand simti forfecuta taindu-i barba. Da cine va da dreptul sa ma schimonositi ast¬fel?!... Nu va ajunge ca mi-ati scurtat-o o data? Poftim, acu mi-au taiat din ea partea cea mai stufoasa, ca nici nu mai indraznesc sa apar in fata alor mei, asa pocit... Mai bine va pierdeati pingelele prin alte meleaguri, decat sa ne fi intilnit ca sa-mi dati asemenea ajutor!...
Apoi scoase dintre trestii un sac cu margaritare si, fara a mai zice un cuvint, tiri sacul dupa el si se facu nevazut dupa niste bolovani.
Si se-ntimpla ca-n scurta vreme dupa cele ce vi le-am povestit, mama fetelor sa-si trimita odraslele la tirg, ca sa cumpere ata, ace, sireturi si niste panglici. Drumul pana acolo ducea peste o cimpie si pe cimpia asta parca semanase cineva, din loc in loc, niste bolovani uriasi... Si cum mergeau cele doua surori pe drum, numai ce zarira o pasare mare plutind in vazduh. Si pasarea se tot rotea pe deasupra lor, lasindu-se din ce in ce mai jos... Peste putin, zburatoarea se lasa pe un colt de stinca, nu departe de locul unde se aflau ele. Si numai ce auzira un tipat patrunzator si jalnic. Fetele alergara intr-acolo si vazura cu spaima cum un vultur insfacase in cioc pe vechea lor cunostinta, piticul, si tocmai se pregatea sa zboare cu el spre cuib, ca sa-l manince in voie. Si li se facu iarasi mila de soarta omuletului. Apoi, care mai de care il apucara pe omulet si atita trasera de el incoace si incolo, pana ce vulturul dadu drumul prazii din cioc. Dar ti-ai gasit ca piticul sa le multumeasca!... Dupa ce-si reveni din sperietura, se puse cu gura pe ele, de parca i-ar fi facut cel mai mare rau:
- N-ati putut sa umblati mai cu binisorul?! cirii el, cu glasu-i ascutit. Atita ati tras de hainuta, ca mi-ati facut-o ferfenita si e numai gauri, proastelor si neindemanati-celor ce sunteti!...
Apoi apuca un sac cu nestemate si, strecurindu-se sub un bolovan, intra in vagauna, unde-si avea salasul. Cele doua surori erau demult obisnuite cu nerecunostinta lui, asa ca nu se mai sinchisira citusi de putin si-si vazura mai departe de drum, indreptindu-se catre tirg unde aveau treaba.
Cumparara ele din tirg toate cite avusesera de adus acasa si, la inapoiere, cum trebuiau sa treaca tot prin cimpia aceea, dadura fara veste peste pitic... Pasamite, hapsinul isi desertase sacul cu pietre pretioase pe un locsor mai curat, socotind ca la acea ora n-avea cine sa treaca pe-acolo. Si-n timp ce el le vintura cu nesat, razele amurgului se rasfringeau in zeci de culori pe fetele luci¬toare ale nestematelor, ineit copiii se oprira in loc, pri-vindu-le cu ineintare.
- Ce stati de-mi cascati gura?! se rasti la ele piticul Si fata lui cenusie, plina de zbircituri, se rosi toata de furie. Si-ar mai fi continuat el sa le ocarasca in fel si chip, de nu s-ar fi auzit deodata un mormait puternic. Si nu¬mai ce se ivi din padure un urs negricios, care calca tropaind pe cele tapalige greoaie si late. Piticul sari in sus, inspaimintat de moarte, dar vezi ca, oricit cerca el, nu mai putu sa se strecoare in vagauna, fiindca ursul se si apropiase de locul acela.
Si atunci, cu inima infricosata, incepu sa strige cit il lua gura:
- Iubite domnule urs, fie-ti mila de mine si cruta-ma, si-o sa-ti dau in schimb toate nestematele de le vezi aici, si inca altele... Daruieste-mi, rogu-te, viata, si-o sa-ti pun la picioare toate comorile mele... Ce-ai cu mine, iubite domnule urs? Ce ti-am facut?!... Ca doar sunt un biet omulet prapadit... Si, la urma urmei, de-ar fi sa ma maninci, nici pentru o inghititura nu ti-as ajunge!... Ia priveste la pacatoasele astea de fete! Ce zici, n-ar fi o imbucatura buna, ca-s dolofane ca prepelitele cele tinere?!.... Inghite-le fara nici o grija, ca tot fac umbra pamintului degeaba!...
Dar vezi ca ursul nu lua in seama vorbele mieroase ale piticului si, dintr-o singura lovitura de laba, il culca la pamint de nu se mai vazu.
Cind vazura asta, fetitele o luara la goana intr-un suflet, si nici nu mai voira sa auda ce le tot striga ursul din urma. Dar vezi ca el nu se lasa si continua sa strige tot mai puternic:
- Nalbo, Rasura, eu sunt prietenul vostru din padure! Nu va temeti; asteptati-ma si pe mine, ca merg impre¬una cu voi!...
Abia atunci ii recunoscura fetele glasul si se oprira pe loc sa-l astepte. Si sa vezi minune, de cum se apropie de ele, blana de urs ii cazu deodata si-n fata celor doua surori statea acum un flacau chipes, neasemuit de frumos, invesmintat in straie cu totul si cu totul de aur.
- sunt fecior de crai, le spuse el fetelor, si-am fost vrajit de acest pitic blestemat, care-mi furase toate comorile, sa ratacesc prin padure in chip de urs salbatic, pana cand oi dovedi sa-l rapun, ca sa fiu dezlegat de vraja. Da acu si-a primit pedeapsa binemeritata.
Acu dumneavoastra stiti ca Nalba ii cazuse draga inca de pe vremea cand era urs... Si se facu o nunta, de se duse pomina!... Iar Rasura il lua pe fratele lui de barbat. Si traira cu totii impreuna, si-si impartira frateste comorile ascunse de pitic in vagaunile lui. Desi se girbovise sub povara anilor, mama fetelor a mai trait ani indelungati laolalta cu ai sai, bucurindu-se in liniste de fericirea copiilor. Si nici de cele doua tufe de trandafiri n-a uitat. Le-a adus cu ea la palatul impa¬ratesc si le-a sadit in fata ferestrei unde sedea. Si tufele cresteau in fiecare an parca tot mai imbelsugat si dadeau cei mai frumosi trandafiri din citi s-au vazut vreodata sub soare. Si unii erau albi ca neaua, iar ceilalti rosii ca singele.
- Unde mergi asa orbeste, prinse a-l intreba Rasura, ca doar n-oi vrea sa cazi in apa?!...
- Chiar atit de nating ma socoti?!... tipa piticul la ea. Nu vezi ca un peste vrajit ma trage de zor spre apa si ca ma straduiesc din rasputeri sa nu ma duca cu el la fund?!
Vezi ca piticul se asezase mai devreme pe mal, ca sa pescuiasca si el ceva. Dar cum batea un pirdalnic de vint dinspre apa, nu stiu cum facu de-si incurca barba in undita. Si tocmai in clipa aceea, ca un facut, se prinse-n cirlig un peste zdravan, care se tot zbatea sa scape. Dadu piticul sa-l scoata afara din apa, dar cum era tare slabanog, nici pomeneala sa-l poata scoate, ca pestele era mai puternic decat prichindelul nostru, si acu il tragea el spre fund... In zadar se agata, bietul, de buruieni sau de trestii, ca pestele il smucea mereu dintr-o parte intr-alta. Si-n fiecare clipa se afla in primejdie de a cadea in apa...
Fetele picasera tocmai la tanc si-n scurta vreme reu¬sira sa-i vina pestelui de hac. Dar nu la fel de usor fu sa-i descurce piticului barba, ca firele de par se impletisera cu ata unditei, de nu mai stiai cum sa le dai de capat. Nu le mai raminea altceva decat sa scoata iar forfecuta si sa-i taie din nou o bucatica de barba.
- Ce fel de purtari sunt astea, salbaticelor?!... prinse a se rasti piticul la fete, cand simti forfecuta taindu-i barba. Da cine va da dreptul sa ma schimonositi ast¬fel?!... Nu va ajunge ca mi-ati scurtat-o o data? Poftim, acu mi-au taiat din ea partea cea mai stufoasa, ca nici nu mai indraznesc sa apar in fata alor mei, asa pocit... Mai bine va pierdeati pingelele prin alte meleaguri, decat sa ne fi intilnit ca sa-mi dati asemenea ajutor!...
Apoi scoase dintre trestii un sac cu margaritare si, fara a mai zice un cuvint, tiri sacul dupa el si se facu nevazut dupa niste bolovani.
Si se-ntimpla ca-n scurta vreme dupa cele ce vi le-am povestit, mama fetelor sa-si trimita odraslele la tirg, ca sa cumpere ata, ace, sireturi si niste panglici. Drumul pana acolo ducea peste o cimpie si pe cimpia asta parca semanase cineva, din loc in loc, niste bolovani uriasi... Si cum mergeau cele doua surori pe drum, numai ce zarira o pasare mare plutind in vazduh. Si pasarea se tot rotea pe deasupra lor, lasindu-se din ce in ce mai jos... Peste putin, zburatoarea se lasa pe un colt de stinca, nu departe de locul unde se aflau ele. Si numai ce auzira un tipat patrunzator si jalnic. Fetele alergara intr-acolo si vazura cu spaima cum un vultur insfacase in cioc pe vechea lor cunostinta, piticul, si tocmai se pregatea sa zboare cu el spre cuib, ca sa-l manince in voie. Si li se facu iarasi mila de soarta omuletului. Apoi, care mai de care il apucara pe omulet si atita trasera de el incoace si incolo, pana ce vulturul dadu drumul prazii din cioc. Dar ti-ai gasit ca piticul sa le multumeasca!... Dupa ce-si reveni din sperietura, se puse cu gura pe ele, de parca i-ar fi facut cel mai mare rau:
- N-ati putut sa umblati mai cu binisorul?! cirii el, cu glasu-i ascutit. Atita ati tras de hainuta, ca mi-ati facut-o ferfenita si e numai gauri, proastelor si neindemanati-celor ce sunteti!...
Apoi apuca un sac cu nestemate si, strecurindu-se sub un bolovan, intra in vagauna, unde-si avea salasul. Cele doua surori erau demult obisnuite cu nerecunostinta lui, asa ca nu se mai sinchisira citusi de putin si-si vazura mai departe de drum, indreptindu-se catre tirg unde aveau treaba.
Cumparara ele din tirg toate cite avusesera de adus acasa si, la inapoiere, cum trebuiau sa treaca tot prin cimpia aceea, dadura fara veste peste pitic... Pasamite, hapsinul isi desertase sacul cu pietre pretioase pe un locsor mai curat, socotind ca la acea ora n-avea cine sa treaca pe-acolo. Si-n timp ce el le vintura cu nesat, razele amurgului se rasfringeau in zeci de culori pe fetele luci¬toare ale nestematelor, ineit copiii se oprira in loc, pri-vindu-le cu ineintare.
- Ce stati de-mi cascati gura?! se rasti la ele piticul Si fata lui cenusie, plina de zbircituri, se rosi toata de furie. Si-ar mai fi continuat el sa le ocarasca in fel si chip, de nu s-ar fi auzit deodata un mormait puternic. Si nu¬mai ce se ivi din padure un urs negricios, care calca tropaind pe cele tapalige greoaie si late. Piticul sari in sus, inspaimintat de moarte, dar vezi ca, oricit cerca el, nu mai putu sa se strecoare in vagauna, fiindca ursul se si apropiase de locul acela.
Si atunci, cu inima infricosata, incepu sa strige cit il lua gura:
- Iubite domnule urs, fie-ti mila de mine si cruta-ma, si-o sa-ti dau in schimb toate nestematele de le vezi aici, si inca altele... Daruieste-mi, rogu-te, viata, si-o sa-ti pun la picioare toate comorile mele... Ce-ai cu mine, iubite domnule urs? Ce ti-am facut?!... Ca doar sunt un biet omulet prapadit... Si, la urma urmei, de-ar fi sa ma maninci, nici pentru o inghititura nu ti-as ajunge!... Ia priveste la pacatoasele astea de fete! Ce zici, n-ar fi o imbucatura buna, ca-s dolofane ca prepelitele cele tinere?!.... Inghite-le fara nici o grija, ca tot fac umbra pamintului degeaba!...
Dar vezi ca ursul nu lua in seama vorbele mieroase ale piticului si, dintr-o singura lovitura de laba, il culca la pamint de nu se mai vazu.
Cind vazura asta, fetitele o luara la goana intr-un suflet, si nici nu mai voira sa auda ce le tot striga ursul din urma. Dar vezi ca el nu se lasa si continua sa strige tot mai puternic:
- Nalbo, Rasura, eu sunt prietenul vostru din padure! Nu va temeti; asteptati-ma si pe mine, ca merg impre¬una cu voi!...
Abia atunci ii recunoscura fetele glasul si se oprira pe loc sa-l astepte. Si sa vezi minune, de cum se apropie de ele, blana de urs ii cazu deodata si-n fata celor doua surori statea acum un flacau chipes, neasemuit de frumos, invesmintat in straie cu totul si cu totul de aur.
- Sunt fecior de crai, le spuse el fetelor, si-am fost vrajit de acest pitic blestemat, care-mi furase toate comorile, sa ratacesc prin padure in chip de urs salbatic, pana cand oi dovedi sa-l rapun, ca sa fiu dezlegat de vraja. Da acu si-a primit pedeapsa binemeritata.
Acu dumneavoastra stiti ca Nalba ii cazuse draga inca de pe vremea cand era urs... Si se facu o nunta, de se duse pomina!... Iar Rasura il lua pe fratele lui de barbat. Si traira cu totii impreuna, si-si impartira frateste comorile ascunse de pitic in vagaunile lui. Desi se girbovise sub povara anilor, mama fetelor a mai trait ani indelungati laolalta cu ai sai, bucurindu-se in liniste de fericirea copiilor. Si nici de cele doua tufe de trandafiri n-a uitat. Le-a adus cu ea la palatul impa¬ratesc si le-a sadit in fata ferestrei unde sedea. Si tufele cresteau in fiecare an parca tot mai imbelsugat si dadeau cei mai frumosi trandafiri din citi s-au vazut vreodata sub soare. Si unii erau albi ca neaua, iar ceilalti rosii ca singele.




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.