TÜRKÇE

Mezardaki Oğlan

ENGLISH

The poor boy in the grave


Bir zamanlar fakir bir çoban vardı. Anası babası ölmüştü; devlet onu doyurup yetiştirmesi için zengin bir çiftçinin yanına verdi. Ama adam da karısı da kötü kalpliydi. Onca zenginliğe karşın ikisi de çok cimriydi; başkalarına ekmeklerinden bir lokma bile vermiyorlardı.
Zavallı oğlan ne yapsa onlara yaranamıyor ve yemek yerine dayak yiyordu.
Bir gün bir tavuğu civcivleriyle beraber gütmesi istendi. Ama tavuk civcivleriyle birlikte çiti aşarak dışarı çıktı. Derken bir atmaca onu yakalayıp uçup gitti. Oğlan avazı çıktığı kadar "Hırsız, hırsız, hırsız var!" diye bağırdı, ama ne fayda! Atmaca tavuğu geri getirmedi.
Çiftçi şamatayı duyunca koşarak gelip baktı, tavuğu meydanda yoktu! Öfkesinden oğlana öyle bir dayak attı ki, zavallıcık birkaç gün kıpırdayamaz oldu. Artık civcivleri anaları olmadan gütmek zorunda kaldı ve çok zorlandı. Çünkü civcivlerin biri bir yana, biri öbür yana gidiyordu. Hepsini bir ipe bağlamanın akıllıca bir iş olacağını düşündü; böylece atmaca onları çalamayacaktı. Ama yanılmıştı.
Bir gün dolaşmaktan ve açlıktan o kadar yorgun düştü ki, uyuyakaldı. Bu arada yırtıcı kuş gelip civcivlerden birini ve böylece ona bağlı olan diğerlerini alarak bir ağaca kondu ve onları birer birer yedi.
Çiftçi eve dönüp de bu felaketi görünce kızgınlıktan küplere bindi. Oğlana öyle bir dayak attı ki, çocukcağız günlerce yataktan kalkamadı.
Tekrar ayaklandığında çiftçi ona, "Senin kafan hiç çalışmıyor, seni artık bakıcı olarak kullanamam, hiç değilse ulaklık yap!" dedi. Sonra onu bir sepet üzüm götürmek üzere yargıca yolladı ve yanına da bir mektup verdi.
Yarı yoldayken oğlanın karnı acıktı ve de öylesine susadı ki, iki tane üzüm yedi. Daha sonra sepeti yargıca verdi, ama yargıç mektubu okuyup üzümleri saydıktan sonra oğlana, "İki tane üzüm eksik" dedi.
Oğlan yoldayken çok acıkıp susadığını, bu yüzden iki tane üzüm yediğini itiraf etti. Yargıç çiftçiye mektup yazarak yine bir o kadar üzüm göndermesini istedi. Bu üzümleri de yine bir mektupla beraber oğlan götürecekti.
Yoldayken o kadar acıktı ve susadı ki, yine iki tane üzüm yedi. Ama daha önce kendisini ele vermesin diye mektubu sepetten çıkardı, bir taşın altına koyup sakladı!
Yargıç yine eksik olan iki üzüm nedeniyle oğlanı sorguya çekti.
"Ama bunu nasıl anladınız?" diye sordu oğlan. "Mektup bunu bilemezdi ki, çünkü onu bir taşın altına saklamıştım."
Yargıç onun bu saflığı karşısında güldü. Üzüm gönderen adama yazdığı mektupta, oğlana daha iyi bakmasını, onun yiyeceği ve içeceğinden kısmamasını ve ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretmesi konusunda onu uyardığını söyledi.
Kötü kalpli adam, "Ben sana aradaki farkı göstereceğim! Ne kadar yersen o kadar çalışacaksın ve yanlış bir şey yaparsan da dayağı hak edeceksin" dedi.
Ve ertesi gün oğlana ağır bir iş verdi. Atlara yem olarak iki balya samanı ufak ufak kesecekti. "Bunları beş saat içinde hazırla. Ben döndüğümde hazır olmazsa öyle bir dayak yersin ki, bacakların tutmaz olur!" dedi.
Çiftçi karısı, kâhyası ve hizmetçisiyle birlikte pazara indi ve oğlana yiyecek olarak bir dilim ekmekten başka bir şey bırakmadı.
Oğlan hasır iskemlesine oturarak var gücüyle çalışmaya başladı. Terleyince ceketini çıkararak samanların üstüne attı. İşini zamanında bitirememek korkusuyla hiç durmadan saman kesti. Bu arada farkında olmadan kendi ceketini de kesti. Artık olan olmuştu, yapılacak bir şey yoktu.
"Yandım!" diye söylendi. "O kötü herif gelecek, ne yaptığımı görünce beni öldüresiye dövecek! Ben kendi kendimi öldüreyim daha iyi!"
Bir seferinde çiftçinin karısının, "Yatağın altında bir kâse dolusu zehir var" dediğini işitmişti. Ama kadın bunu yiyeceklerin tadına gizli gizli bakanlar için mahsus söylemişti; aslında o kâsede bal vardı.
Oğlan yatağın altına girerek kâseyi aldı ve balın tamamını yedi.
"Ölümün acı bir şey olduğunu söyleyip dururlar, ama bu tatlıymış; hoşuma gitti! Boşuna değil, evin hanımı ikide bir ölsem daha iyi diye söyleniyor!" diye mırıldandı.
Sonra iskemlesine oturarak kendini ölmeye hazırladı. Ama vücudu zayıf düşeceği yerde daha da güçlendi.
"Bu herhalde zehir değil. Ama bizim patron bir seferinde elbise dolabında bir şişe sinek zehiri olduğunu söylemişti. Beni öldürecek asıl zehir o olmalı" diye söylendi.
Ama şişedeki zehir değil Macar şarabıydı. Şişeyi alarak içindekini bir dikişte içiverdi. "Bu ölüm de tatlıymış!" dedi. Ama şarap başına vurup da etkisini gösterince, artık sonunun geldiğine inandı.
"Öleceğimi hissediyorum! Hemen gidip kilisenin mezarlığında kendime bir yer seçeyim!" dedi. Sallana sallana kilisenin mezarlığına gitti ve kendine yeni açılmış bir mezar buldu. Bu arada iyice kafayı buldu. Yakında bir handa düğün şenliği vardı ve müzik sesi geliyordu. Önce kendini cennette sandı, sonra da bilincini kaybetti.
Zavallı oğlan bir daha uyanmadı. Sıcak şarabın sebep olduğu yüksek ateş ve gecenin buz gibi soğuğu onun ölümüne neden olmuştu. Kendi kazdığı kuyuya kendi düşmüştü.
Çiftçi oğlanın ölümünü haber alınca, kendisine dava açılmasından korktu; o kadar korktu ki, birden bayılarak yere düştü. Karısı ona yardım etmek için elindeki kızgın yağ tavasıyla yanına gitti. Ama tava alev aldı, alevler önce tavana sonra bütün eve sıçradı. Birkaç saat içinde ev yanarak kül oldu.
Karı koca ömürlerinin geri kalanını vicdan azabı, fakirlik ve sefalet içinde geçirdi.
There was once a poor shepherd-boy whose father and mother were dead, and he was placed by the authorities in the house of a rich man, who was to feed him and bring him up. The man and his wife, had however, bad hearts, and were greedy and anxious about their riches, and vexed whenever any one put a morsel of their bread in his mouth. The poor young fellow might do what he liked, he got little to eat, but only so many blows the more.
One day he had to watch a hen and her chickens, but she ran through a quick-set hedge with them, and a hawk darted down instantly, and carried her off through the air. The boy called, "Thief! thief! rascal!" with all the strength of his body. But what good did that do? The hawk did not bring its prey back again. The man heard the noise, and ran to the spot, and as soon as he saw that his hen was gone, he fell in a rage, and gave the boy such a beating that he could not stir for two days. Then he had to take care of the chickens without the hen, but now his difficulty was greater, for one ran here and the other there. He thought he was doing a very wise thing when he tied them all together with a string, because then the hawk would not be able to steal any of them away from him. But he was very much mistaken. After two days, worn out with running about and hunger, he fell asleep; the bird of prey came, and seized one of the chickens, and as the others were tied fast to it, it carried them all off together, perched itself on a tree, and devoured them. The farmer was just coming home, and when he saw the misfortune, he got angry and beat the boy so unmercifully that he was forced to lie in bed for several days.

When he was on his legs again, the farmer said to him, "Thou art too stupid for me, I cannot make a herdsman of thee, thou must go as errand-boy." Then he sent him to the judge, to whom he was to carry a basketful of grapes, and he gave him a letter as well. On the way hunger and thirst tormented the unhappy boy so violently that he ate two of the bunches of grapes. He took the basket to the judge, but when the judge had read the letter, and counted the bunches he said, "Two clusters are wanting." The boy confessed quite honestly that, driven by hunger and thirst, he had devoured the two which were wanting. The judge wrote a letter to the farmer, and asked for the same number of grapes again. These also the boy had to take to him with a letter. As he again was so extremely hungry and thirsty, he could not help it, and again ate two bunches. But first he took the letter out of the basket, put it under a stone and seated himself thereon in order that the letter might not see and betray him. The judge, however, again made him give an explanation about the missing bunches. "Ah," said the boy, "how have you learnt that?" The letter could not know about it, for I put it under a stone before I did it." The judge could not help laughing at the boy's simplicity, and sent the man a letter wherein he cautioned him to keep the poor boy better, and not let him want for meat and drink, and also that he was to teach him what was right and what was wrong.

"I will soon show thee the difference," said the hard man, "if thou wilt eat, thou must work, and if thou dost anything wrong, thou shalt be quite sufficiently taught by blows."

The next day he set him a hard task. He was to chop two bundles of straw for food for the horses, and then the man threatened: "In five hours," said he, "I shall be back again, and if the straw is not cut to chaff by that time, I will beat thee until thou canst not move a limb." The farmer went with his wife, the man-servant and the girl, to the yearly fair, and left nothing behind for the boy but a small bit of bread. The boy seated himself on the bench, and began to work with all his might. As he got warm over it he put his little coat off and threw it on the straw. In his terror lest he should not get done in time he kept constantly cutting, and in his haste, without noticing it, he chopped his little coat as well as the straw. He became aware of the misfortune too late; there was no repairing it. "Ah," cried he, "now all is over with me! The wicked man did not threaten me for nothing; if he comes back and sees what I have done, he will kill me. Rather than that I will take my own life."

The boy had once heard the farmer's wife say, "I have a pot with poison in it under my bed." She, however, had only said that to keep away greedy people, for there was honey in it. The boy crept under the bed, brought out the pot, and ate all that was in it. "I do not know," said he, "folks say death is bitter, but it tastes very sweet to me. It is no wonder that the farmer's wife has so often longed for death." He seated himself in a little chair, and was prepared to die. But instead of becoming weaker he felt himself strengthened by the nourishing food. "It cannot have been poison," thought he, "but the farmer once said there was a small bottle of poison for flies in the box in which he keeps his clothes; that, no doubt, will be the true poison, and bring death to me." It was, however, no poison for flies, but Hungarian wine. The boy got out the bottle, and emptied it. "This death tastes sweet too," said he, but shortly after when the wine began to mount into his brain and stupefy him, he thought his end was drawing near. "I feel that I must die," said he, "I will go away to the churchyard, and seek a grave." He staggered out, reached the churchyard, and laid himself in a newly dug grave. He lost his senses more and more. In the neighbourhood was an inn where a wedding was being kept; when he heard the music, he fancied he was already in Paradise, until at length he lost all consciousness. The poor boy never awoke again; the heat of the strong wine and the cold night-dew deprived him of life, and he remained in the grave in which he had laid himself.

When the farmer heard the news of the boy's death he was terrified, and afraid of being brought to justice indeed, his distress took such a powerful hold of him that he fell fainting to the ground. His wife, who was standing on the hearth with a pan of hot fat, ran to him to help him. But the flames darted against the pan, the whole house caught fire, in a few hours it lay in ashes, and the rest of the years they had to live they passed in poverty and misery, tormented by the pangs of conscience.




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.