TÜRKÇE

Mezar Başında

ENGLISH

The grave-mound


Zengin bir çiftçi kapısının önünde durarak tarlalarına ve bahçesine baktı; buğday yeşermişti, meyve ağaçları meyve doluydu. Hububat geçen yıla göre çok daha fazlaydı; öyle ki, döşeme tahtaları çuvalları taşıyamaz hale gelmişti.
Adam daha sonra ahıra geçti; içerisi besili öküzler, şişman inekler ve pırıl pırıl beygirlerle doluydu.
Sonra evine girdi; içinde para bulunan demir kasaya baktı. Öylece durup da ne kadar zengin olduğunu düşününce, içinde bir şey tok! tok! etti; odanın değil, kalbinin kapısına vuruluyordu.
O kapıyı açınca kendisine seslenen bir ses duydu: "Tüm servetine karşın bir kimseye yardıma bulundun mu hiç? Ekmeğini aç kalanla paylaştın mı? Sahip olduklarınla yetinmeyip de hep daha fazlasını istemedin mi?"
Kalbi bu soruları yanıtlamakta gecikmedi:
"Ben çok sert ve acımasız biriydim. Servetimi hiçbir zaman iyi işler için harcamadım. Karşıma fakir biri çıktığında gözlerimi ondan kaçırdım. Tanrı'yı da unuttum, sadece servetime servet katmayı düşündüm. Dünya kadar malım olsa yine yeterli bulmadım."
Adam bu cevabı alınca çok irkildi; dizleri titremeye başladı, yere oturmak zorunda kaldı.
Yine tok! tok! diye sesler geldi, ama bu kez çalınan kapıydı! Komşusu gelmişti; fakir bir adamdı, besleyemeyeceği bir sürü çocuğu vardı.
"Biliyorum, komşum zengin bir adam; çok da acımasız. Bana yardım edeceğini sanmam; ama çocuklarım ekmek diye çırpınıyor. Bir deneyeyim bakayım" diye aklından geçirmişti. Adamcağız kapıyı çaldıktan sonra komşusuna, "Siz ona buna öyle kolay kolay bir şey vermezsiniz; ama gırtlağıma kadar borçtayım. Çocuklarım aç. Bana dört çuval buğday ödünç verebilir misin?" diye sordu. Zengin adam ona uzun uzun baktı; içinde bir acıma duygusu uyandı.
O anda açgözlülüğü erimeye başladı sanki.
"Sana dört çuval buğday ödünç vermeyeceğim, onu sana armağan edeceğim. Ama bir şartla" dedi.
"Neymiş o?" diye sordu fakir adam.
"Ben öldükten sonra üç gece mezarımın başında nöbet tutacaksın" diye bir cevap aldı. Bu iş ona tekin değil gibi geldi, ama içinde bulunduğu durumdan ötürü her koşulu kabul etmeye hazırdı.
Söz verdi ve buğdayı alıp evine taşıdı.
Zengin adam sanki olacakları önceden görmüştü.
Uç gün sonra birden yere düşüp öldü; bunun nasıl olduğunu kimse anlayamadı, ama kimse de ardından yas tutmadı.
Gömüldükten sonra fakir adam vermiş olduğu sözü hatırladı; bu işten kurtulmayı çok isterdi, ama şöyle düşündü: "O sana acıdı, onun verdiği buğday sayesinde çocuklarının karnı doydu; onu da bir yana bırak, sen söz verdin! O zaman sözünde durmalısın."
Gece olunca mezarlığa giderek zengin adamın mezarı başında oturdu.
Her taraf sessizdi; ay ışığı mezarı aydınlatmaktaydı. Arada bir hazin sesler çıkaran bir baykuş uçup duruyordu.
Güneş doğarken fakir adam evine gitti, ikinci gece de aynı şekilde geçti. Üçüncü günün akşamı içine bir korku düştü; sanki başına bir şey gelecekmiş gibi bir his vardı içinde. Evden ayrıldıktan sonra mezarlık duvarında o zaman kadar hiç görmediği bir adam oturmaktaydı. Pek genç sayılmazdı; Yüzünde derin bir yara izi vardı; keskin gözleri çakmak çakmaktı.
Çok eski bir pelerine sarınmıştı, sadece süvari çizmeleri gözüküyordu.
"Burada ne arıyorsun? Burada oturmak seni korkutmuyor mu?" diye sordu fakir adam.
"Bir şey aradığım yok" diye cevap verdi adam. "Bir şeyden korktuğum da yok. Ben tıpkı korkunun ne olduğunu öğrenmek için boş yere uğraşan, sonunda bir kral kızıyla evlenip zengin olan delikanlıya benziyorum; ama ben ömrüm boyunca hep fakir kaldım. Aslında ben emekli bir askerim. Başka yerim olmadığı için geceyi geçirmek üzere buraya geldim."
"Madem ki hiçbir şeyden korkmuyorsun, o zaman yanımda kal ve nöbet tutarken bana yardımcı ol" dedi fakir adam.
"Nöbet tutmak askerin işi! iyi ya da kötü, burada başımıza ne gelirse birlikte katlanalım" diye cevap verdi adam.
Birlikte mezar başına geçtiler.
Gece yarışma kadar her taraf sessizdi; derken keskin bir ıslık sesi duyuldu ve iki nöbetçinin karşısına Şeytan çıkıverdi:
"Heey, serseriler, çekin gidin burdan; bu mezarda yatan kişi bana ait; buradan gitmezseniz boynunuzu kırarım" diye tehdit etti.
Asker, "Bana bak, kızıl tüylü! Sen benim yüzbaşım falan değilsin; seni dinlemek zorunda değilim. Zaten korku nedir bilmem ben! Çekil yolumuzdan, biz burada kalıyoruz" dedi.
Şeytan bu palavracıları altınla tavlayabilirim diye düşündü ve onlara bir kese altın karşılığında evlerine dönmeyi teklif etti.
Asker, "Fena fikir değil, ama bir kese yetmez; şu çizmelerimden birini dolduracak kadar altının varsa ver, o zaman çekip gideriz" dedi.
Şeytan, "Yanımda o kadar yok" dedi. "Ama gidip getireyim; kasabada tefeci bir dostum var, ondan alırım" diyerek oradan ayrıldı.
Asker sol ayağındaki çizmeyi de çıkararak, "Şu herife bir oyun oynayalım, bana çakını versene" dedi ve çakıyla tabanını sıyırdığı çizmeyi mezar başındaki yüksek çimlerin arasına sokuşturdu. "Bu iş tamam" dedi. "Şimdi gelsin bakalım."
İkisi de oturup bekledi. Aradan çok geçmedi.
Şeytan çıkageldi; elinde bir kese altın vardı.
Asker "Dök bakalım" diyerek çizmeyi biraz yukarı kaldırdı. "Ama dolmayacak galiba."
Şeytan keseyi boşalttı, altınlar kesenin içine aktı, ama çizme hâlâ boştu.
"Aptal Şeytan! Dolmadı işte! Hadi git, daha fazla para getir" dedi asker.
Şeytan kafasını iki yana sallayarak gitti ve bir saat sonra geri döndü; bu kez elinde çok daha büyük bir kese vardı.
Asker: "Doldur bakayım" dedi. "Ama çizmenin dolacağını sanmam."
Altınlar şıkır şıkır çizmeye aktı, ama çizme yine boş kaldı. Şeytan inanamadı ve kendi gözleriyle baktı:
"Amma bacak varmış sende" diyerek ağzını çarpıttı.
Asker "Seninki gibi at ayağı mı var bende sandın? Hep pinti misin böyle? Hadi git daha fazla para getir, yoksa anlaşmamız bozulacak" dedi.
Şeytan yine oradan uzaklaştı.
Bu kez uzun süre gözükmedi. Sonunda oflaya puflaya, sırtında bir çuval altınla geri döndü. Hepsini çizmenin içine boşalttı; ama çizme öncekinden de az doldu.
Şeytan müthiş kızdı; çizmeyi askerin elinden çekip almak istedi, ama aynı anda doğmakta olan güneşin ilk ışıkları etrafı aydınlattı.
Kötü ruh çığlıklar atarak oradan kaçtı. Adamlar kurtulmuştu.
Çiftçi altını bölüşmek istedi, ama asker şöyle dedi: "Benim payımı fakirlere dağıt! Ben senin kulübene geliyorum; Tanrı izin verirse bundan sonra barış içinde ve rahat yaşarız.
A rich farmer was one day standing in his yard inspecting his fields and gardens. The corn was growing up vigorously and the fruit-trees were heavily laden with fruit. The grain of the year before still lay in such immense heaps on the floors that the rafters could hardly bear it. Then he went into the stable, where were well-fed oxen, fat cows, and horses bright as looking-glass. At length he went back into his sitting-room, and cast a glance at the iron chest in which his money lay.
Whilst he was thus standing surveying his riches, all at once there was a loud knock close by him. The knock was not at the door of his room, but at the door of his heart. It opened, and he heard a voice which said to him, "Hast thou done good to thy family with it? Hast thou considered the necessities of the poor? Hast thou shared thy bread with the hungry? Hast thou been contented with what thou hast, or didst thou always desire to have more?" The heart was not slow in answering, "I have been hard and pitiless, and have never shown any kindness to my own family. If a beggar came, I turned away my eyes from him. I have not troubled myself about God, but have thought only of increasing my wealth. If everything which the sky covers had been mine own, I should still not have had enough."

When he was aware of this answer he was greatly alarmed, his knees began to tremble, and he was forced to sit down.

Then there was another knock, but the knock was at the door of his room. It was his neighbour, a poor man who had a number of children whom he could no longer satisfy with food. "I know," thought the poor man, "that my neighbour is rich, but he is as hard as he is rich. I don't believe he will help me, but my children are crying for bread, so I will venture it." He said to the rich man, "You do not readily give away anything that is yours, but I stand here like one who feels the water rising above his head. My children are starving, lend me four measures* of corn." The rich man looked at him long, and then the first sunbeam of mercy began to melt away a drop of the ice of greediness. "I will not lend thee four measures," he answered, "but I will make thee a present of eight, but thou must fulfil one condition." - "What am I to do?" said the poor man. "When I am dead, thou shalt watch for three nights by my grave." The peasant was disturbed in his mind at this request, but in the need in which he was, he would have consented to anything; he accepted, therefore, and carried the corn home with him.

It seemed as if the rich man had foreseen what was about to happen, for when three days were gone by, he suddenly dropped down dead. No one knew exactly how it came to pass, but no one grieved for him. When he was buried, the poor man remembered his promise; he would willingly have been released from it, but he thought, "After all, he acted kindly by me. I have fed my hungry children with his corn, and even if that were not the case, where I have once given my promise I must keep it." At nightfall he went into the churchyard, and seated himself on the grave-mound. Everything was quiet, only the moon appeared above the grave, and frequently an owl flew past and uttered her melancholy cry. When the sun rose, the poor man betook himself in safety to his home, and in the same manner the second night passed quietly by. On the evening of the third day he felt a strange uneasiness, it seemed to him that something was about to happen. When he went out he saw, by the churchyard-wall, a man whom he had never seen before. He was no longer young, had scars on his face, and his eyes looked sharply and eagerly around. He was entirely covered with an old cloak, and nothing was visible but his great riding-boots. "What are you looking for here?" the peasant asked. "Are you not afraid of the lonely churchyard?"

"I am looking for nothing," he answered, "and I am afraid of nothing! I am like the youngster who went forth to learn how to shiver, and had his labour for his pains, but got the King's daughter to wife and great wealth with her, only I have remained poor. I am nothing but a paid-off soldier, and I mean to pass the night here, because I have no other shelter." - "If you are without fear," said the peasant, "stay with me, and help me to watch that grave there."

"To keep watch is a soldier's business," he replied, "whatever we fall in with here, whether it be good or bad, we will share it between us." The peasant agreed to this, and they seated themselves on the grave together.

All was quiet until midnight, when suddenly a shrill whistling was heard in the air, and the two watchers perceived the Evil One standing bodily before them. "Be off, you ragamuffins!" cried he to them, "the man who lies in that grave belongs to me; I want to take him, and if you don't go away I will wring your necks!" - "Sir with the red feather,"* said the soldier, "you are not my captain, I have no need to obey you, and I have not yet learned how to fear. Go away, we shall stay sitting here."

The Devil thought to himself, "Money is the best thing with which to get hold of these two vagabonds." So he began to play a softer tune, and asked quite kindly, if they would not accept a bag of money, and go home with it? "That is worth listening to," answered the soldier, "but one bag of gold won't serve us, if you will give as much as will go into one of my boots, we will quit the field for you and go away."

"I have not so much as that about me," said the Devil, "but I will fetch it. In the neighbouring town lives a money-changer who is a good friend of mine, and will readily advance it to me." When the Devil had vanished the soldier took his left boot off, and said, "We will soon pull the charcoal-burner's nose for him, just give me your knife, comrade." He cut the sole off the boot, and put it in the high grass near the grave on the edge of a hole that was half over-grown. "That will do," said he; "now the chimney-sweep may come.

They both sat down and waited, and it was not long before the Devil returned with a small bag of gold in his hand. "Just pour it in," said the soldier, raising up the boot a little, "but that won't be enough."

The Black One shook out all that was in the bag; the gold fell through, and the boot remained empty. "Stupid Devil," cried the soldier, "it won't do! Didn't I say so at once? Go back again, and bring more." The Devil shook his head, went, and in an hour's time came with a much larger bag under his arm. "Now pour it in," cried the soldier, "but I doubt the boot won't be full." The gold clinked as it fell, but the boot remained empty. The Devil looked in himself with his burning eyes, and convinced himself of the truth. "You have shamefully big calves to your legs!" cried he, and made a wry face. "Did you think," replied the soldier, "that I had a cloven foot like you? Since when have you been so stingy? See that you get more gold together, or our bargain will come to nothing!" The Wicked One went off again. This time he stayed away longer, and when at length he appeared he was panting under the weight of a sack which lay on his shoulders. He emptied it into the boot, which was just as far from being filled as before. He became furious, and was just going to tear the boot out of the soldier's hands, but at that moment the first ray of the rising sun broke forth from the sky, and the Evil Spirit fled away with loud shrieks. The poor soul was saved.

The peasant wished to divide the gold, but the soldier said, "Give what falls to my lot to the poor, I will come with thee to thy cottage, and together we will live in rest and peace on what remains, as long as God is pleased to permit."




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.