TÜRKÇE

Şakacı Birader

ENGLISH

Brother Lustig


Bir zamanlar güçlü bir kralı olan bir ülkede savaş sona erince pek çok asker terhis oldu. Şakacı Birader de terhis oldu, ama ödül olarak bir parça tayın ekmeğiyle dört metelik aldı ve bununla yola çıktı. Bu sırada Aziz Petrus da dilenci kılığında yola düştü ve Şakacı Biraderle karşılaştığında ondan para dilendi.

"Zavallı dilenci, sana ne versem ki? Ben askerdim, şimdi terhis oldum; yanımda bir parça tayın ekmeğinden ve dört metelikten başka bir şey yok. Bunlar bitince ben de senin gibi dileneceğim. Ama yine de sana biraz vereyim" diyerek ekmeği dörde böldü Şakacı Birader. Bir parçasını ve bir meteliği Aziz Petrus'a verdi.

Aziz Petrus teşekkür ederek yoluna devam etti ve bu kez başka bir kıyafetle, ama yine dilenci olarak Şakacı Biraderin yoluna çıktı. Karşılaştıklarında ondan yine para istedi. Şakacı Birader geçen seferki sözlerini tekrarladı ve ona ekmeğinin ikinci dilimiyle ikinci meteliğini verdi. Aziz Petrus teşekkür ederek tekrar yola koyuldu.

Üçüncü kez kıyafet değiştirerek yine Şakacı Biraderin karşısına dikilip onunla konuştu. Şakacı Birader ona ekmeğin üçüncü dilimiyle üçüncü meteliğini verdi. Aziz Petrus teşekkür etti. Şakacı Birader yoluna devam etti, ama artık yanında son bir dilim ekmekle bir metelikten başka bir şey kalmamıştı. Bununla bir hana gitti; ekmeğini yedi ve bir metelik karşılığında da bira ısmarladı.

Daha sonra tekrar yola koyuldu. Aziz Petrus yine farklı bir kıyafetle onun karşısına çıkarak, "Merhaba arkadaş, bana bir parça ekmek ve bira içebilmem için bir metelik verir misin?" diye sordu.

"Bunu nereden bulayım ki?" diye cevap verdi Şakacı Birader ve ekledi: "Ben askerliğimi bitirdim; karşılığında bir tayın ekmeğiyle dört metelik aldım. Şimdiye kadar üç dilenciyle karşılaştım; her birine birer parça ekmekle birer metelik verdim. Son parça ekmeği kendim yedim ve son meteliğimle de bira içtim. Şimdi hiçbir şeyim kalmadı. Sende de bir şey kalmamışsa birlikte dilenmeye çıkabiliriz."

"Olmaz. Buna gerek yok. Ben doktorluktan anlarım, o sayede ihtiyacım olan parayı fazlasıyla kazanabilirim" diye cevap verdi Aziz Petrus.

"Öyle mi? Ben bu işlerden anlamam; o zaman tek başıma dilenmem gerekecek" dedi Şakacı Birader.

"Sen benimle gel, ne kazanırsam yarısı senin olsun" dedi Aziz Petrus.

"Kabul" dedi Birader ve birlikte yola çıktılar. Derken bir çiftlik evine vardılar, içerden yakınmalar ve bağrışmalar geliyordu. İçeri girdiler. Bir adam ölmek üzereydi ve karısı hüngür hüngür ağlıyordu. "Ağlayıp sızlanmayı bırak, ben onu iyileştiririm" dedi Aziz Petrus. Cebinden çıkardığı bir sabunla adamı iyileştirdi. Hasta ayağa kalktı; sağlığına kavuşmuştu.

Karı kocanın sevincine diyecek yoktu. "Sizi nasıl ödüllendirelim? Size ne verelim?" diye sordular. Ama Aziz Petrus hiçbir şey almak istemedi. Çiftçilerin tüm ısrarlarına rağmen bir şey almadı. Şakacı Birader Aziz Petrus'a bir dirsek atarak, "Al bir şey yahu, buna ihtiyacımız var" dedi.

Sonunda çiftçi kadın bir kuzu getirerek Aziz Petrus'a bunu almasını söyledi, ama o reddetti. Bunun üzerine Şakacı Birader onu bir yana çekerek, "Al şunu be, aptallık etme, buna ihtiyacımız var" dedi.

Aziz Petrus da, "Tamam, kuzuyu alıyorum, ama onu taşı- mam; senin taşıman gerekecek" dedi. Şakacı Birader "Önemli değil, taşırım" diye cevap verdi ve hayvanı sırtına aldı. Sonra oradan ayrılarak bir ormana daldılar. Orada kuzuyu taşımak Şakacı Birader'e zor geldi.

Karnı acıkmıştı, Aziz Petrus'a "Bak, burası güzel bir yer, şu kuzuyu pişirip yiyelim" dedi. "Olur" diye cevap verdi Aziz Petrus. "Ama ben yemek pişirmekten anlamam; sen pişireceksen al şu kazanı. Et pişinceye kadar ben şöyle bir tur atayım. Ben dönünceye kadar ve et tam pişmeden sakın yemeye kalkışma. Vaktinde dönerim."

"Git sen. Ben iyi yemek yaparım" dedi Şakacı Birader.

Aziz Petrus gittikten sonra Şakacı Birader kuzuyu kesti, ocağı yaktı, eti kazanın içine koydu ve pişirdi. Ama kuzu bir türlü pişmedi. Aziz Petrus dönmeyince Şakacı Birader kuzuyu kazandan alıp kesti, "En iyi yeri burası!" diyerek yüreğini çıkarıp önce bir parçasını, sonra tamamını afiyetle yedi.

Nihayet Aziz Petrus çıkageldi ve "Kuzunun hepsini sen ye, bana sadece yüreği yeter" dedi.

Şakacı Birader eline bir bıçak ve çatal alıp çabuk çabuk kuzuyu kesmeye başladı, ama yüreğini sözüm ona bir türlü bulamadı. Sonunda "Yüreği yok bunun" dedi.

"O da ne demek oluyor?" diye sordu Aziz Petrus. "Bilmiyorum" diye cevap verdi Şakacı Birader. "Ama ikimiz de deliler gibi kuzunun yüreğini arıyoruz; oysa onun yüreğinin olmadığı hiç aklımıza gelmedi!"

Haydaa, bunu da yeni duydum; her hayvanın yüreği vardır, kuzunun niye olmasın ki?" dedi Aziz Petrus.

"Valla kardeş, kuzunun yüreği yok işte! Bir düşün senin de aklın yatacak. Gerçekten yüreği yok" diye cevap verdi Şakacı Birader.

"Yüreği yoksa başka et istemem ben, hepsini sen ye" dedi Aziz Petrus. "Yiyemediğimi sırt çantama koyarım" diye söylenen Şakacı Birader kuzunun yarısını yedikten sonra öbür yarısını çantasına attı.

Böylece yollarına devam ettiler. Derken Aziz Petrus yollarının üzerine büyük bir dere çıkarttı; bunun üzerinden geçmeleri gerekiyordu.

"Sen önden git!" dedi Aziz Petrus. "Hayır" diye cevap verdi Şakacı Birader. "Önce sen git, su çok derinse ben burada kalırım." Bunun üzerine Aziz Petrus dereye girdi, su derinleşerek dizlerine kadar yükseldi. Bu kez Şakacı Birader aynı yerden yürüdü, ama su onun boğazına kadar yükseldi.

"Kardeş, yardım et bana" diye seslendi.

"Kuzunun yüreğini yediğini itiraf edecek misin şimdi?" diye sordu Aziz Petrus.

"Hayır" dedi Birader, "Onu ben yemedim." Bu kez su gitgide artarak ağzına kadar yükseldi. "Yardım et bana, kardeş" diye bağırdı yine.

"Kuzunun yüreğini yediğini itiraf edecek misin?" diye sordu Aziz Petrus bir kez daha. "Hayır, yemedim" dedi Birader.

Yine de Aziz Petrus onun boğulmasına izin vermedi, suyun seviyesini indirtti ve onun karşı tarafa geçmesini sağladı. Daha sonra birlikte yola koyuldular.

Derken bir köy evine vardılar. Orada durmadan sızlanıp yakınan biri olduğunu görünce içeri girdiler. Odada ölmek üzere olan bir hasta vardı. Karısı hüngür hüngür ağlıyordu.

"Ağlayıp sızlanmayı bırak! Ben kocanı iyileştiririm" diyen Aziz Petrus cebinden çıkardığı bir sabunla adamı iyileştiriverdi; adam sapasağlam ayağa kalktı.

Karı koca büyük bir sevinç içinde "Sizi nasıl ödüllendirebiliriz? Size ne verelim?" diye sordular.

Aziz Petrus bir şey istemedi; ev sahipleri ne kadar ısrar ettiyse de o reddetti.

Ama Şakacı Birader Aziz Petrus'a bir dirsek atarak, "Yahu bir şeyler alsana, ihtiyacımız var işte!" dedi.

Sonunda köylüyle karısı bir kuzu getirerek bunu almalarını söyledi. Aziz Petrus yine istemedi. Şakacı Birader, "Aptallık etme de al! İhtiyacımız var!" dedi.

Bunun üzerine Aziz Petrus, "Tamam alalım, ama ben taşımam. Madem bu kadar istiyorsun, o zaman sen taşı!" dedi. "Önemli değil, ben taşırım" diyerek kuzuyu sırtladı Şakacı Birader.

Oradan ayrıldıktan sonra bir ormana vardılar. Kuzuyu taşımak Şakacı Birader'e zor geldi. Aynı zamanda karnı da acıkmıştı. "Bak şurada güzel bir yer var, orada kuzuyu pişirir yeriz" dedi Aziz Petrus'a.

"Öyle olsun" dedi Aziz Petrus. "Ama ben pişirmekten anlamam. Sen pişireceksen al sana bir kazan, ben yemek pişene kadar şöyle bir dolaşayım. Sakın ben gelmeden yemeğe başlama. Vaktinde yetişirim."

Böyle diyerek dışarı çıktı. Şakacı Birader kuzuyu kesti, ocağı yaktı, eti kazana attı ve pişirdi. Kuzu çabuk pişti. Aziz Petrus hâlâ geri dönmediği için kazandan aldığı eti keserek kuzunun yüreğini çıkardı ve onu yedi.

Sonunda Aziz Petrus geri döndü ve "Bütün kuzuyu sen yiyebilirsin, bana yalnız yüreğini ver" dedi.

Şakacı Birader eline bıçakla çatalı alarak sözüm ona kuzunun yüreğini aradı, ama bulamadı. "Yokmuş!" dedi.

"O da ne demek?"

"Bilmem?" diye cevap verdi Şakacı Birader. "Ama baksana, ikimiz de keçileri kaçırmışız; kuzunun yüreğini arıyoruz; kuzuların yüreği olmaz ki!"

"Her hayvanın bir yüreği vardır. Kuzunun niye olmasın?" dedi Aziz Petrus.

"Valla yok kardeş! Sen de düşün, bana hak vereceksin. Gerçekten yok!" diye cevap verdi Şakacı Birader.

"Hadi öyle olsun!" dedi Aziz Petrus. "O zaman başka et istemem, hepsini sen ye!"

"Yemediğimi zembilime atarım" diyen Şakacı Birader kuzuyu yedi,, yiyemediğini de zembiline attı.

Böylece yola koyuldular. Derken Aziz Petrus bir dere yarattı; bunun üzerinden geçeceklerdi.

"Sen önce geç!" dedi Aziz Petrus.

"Hayır, önce sen geç!" dedi Şakacı Birader, "Su derinse ben batmamış olurum" diye aklından geçirdi.

Aziz Petrus dereye girdi; su dizlerine kadar geliyordu. Şakacı Birader de dereye girdi, ama su onun boğazına kadar yükseliverdi. "Kardeş, bana yardım et!" diye seslendi.

"Kuzunun yüreğini yediğini itiraf edecek misin?" diye sordu Aziz Petrus.

"Hayır, yemedim" diye cevap verdi Birader. Bu kez su daha da yükselerek ağzına kadar geldi. "Yardım et, kardeş!" diye seslendi.

Aziz Petrus bir kez daha sordu: "Kuzunun yüreğini yediğini itiraf edecek misin?"

"Hayır, yemedim" dedi Birader yine.

Aziz Petrus onun boğulmasını istemedi, suyu alçalttı ve sudan çıkmasına yardım etti.

Yine yola koyuldular. Derken yeni bir ülkeye vardılar ve duydular ki, oraların prensesi ölümcül bir hastalığa yakalanarak yatağa düşmüş.

Şakacı Birader Aziz Petrus'a, "Hey kardeş, fırsat çıktı; şu kızı iyileştirirsek bir süre rahat ederiz" dedi. Aziz Petrus'un ağırdan aldığını görünce de "Hadi çabuk ol kardeş, zamanında yetişelim!" diye seslendi.

Ama Aziz Petrus çok ağır yürüyordu. Prensesin öldüğünü duyduklarında Şakacı Birader Aziz Petrus'u kolundan çekerek, "Ne nane yedik görüyor musun? Hep senin yüzünden oldu" dedi.

"Kapa çeneni!" diye cevap verdi Aziz Petrus. "Ben bir hastayı iyileştirmekten daha fazlasını da yaparım: ölüyü diriltirim!"

"O zaman yap bakalım! Krallığın yarısı elimize geçer!" dedi Şakacı Birader.

Saraya vardılar; herkes matem tutuyordu.

Aziz Petrus krala kızını diriltebileceğini söyledi. Onu hemen kızın yanına götürdüler.

"Bana bir kazan su getirin!" dedi Aziz Petrus. Getirdiler. Herkesi odadan dışarı çıkarttı; sadece Şakacı Birader kaldı yanında.

Aziz Petrus, kızın kollarıyla bacaklarını keserek kazana attı ve kaynatmaya başladı. Etler kemiklerden ayrıldıktan sonra bembeyaz iskeleti alarak tüm kemikleri bir saç levha üzerine doğal şekliyle yerleştirdi. Tüm bunları yaptıktan sonra üç kez "Kutsal Üçleme adına, ey ölü, ayağa kalk!" diye seslendi.

Üçüncü seslenişten sonra prenses sapasağlam ayağa kalktı; öyle güzeldi ki!

Kral sevinçten uçuyordu. Aziz Petrus'a, "Dile benden ne dilersen, krallığımın yarısını verebilirim sana!" dedi.

Ama Aziz Petrus "Hiçbir şey istemem" dedi.

Şakacı Birader ona bir dirsek atarak, "Aptallık etme! Sen bir şey istemiyorsan bırak da ben isteyeyim" dedi.

Ama Aziz Petrus buna da yanaşmadı. Kral hazinedarına emrederek Şakacı Birader'in zembilini altınla doldurttu.

Tekrar yola çıktılar. Derken bir ormana vardılar. Aziz Petrus, "Şimdi parayı paylaşalım" dedi.

"Olur, öyle yapalım" dedi Şakacı Birader. Bunun üzerine Aziz Petrus parayı üçe paylaştırdı. Şakacı Birader "Kim bilir yine aklından neler geçiyor? Biz iki kişiyiz, o üçe bölüyor" diye düşündü.

"Parayı üçe böldüm; biri sana, biri bana, biri de kuzunun yüreğini yiyene!" dedi Aziz Petrus.

"Onu ben yedim yahu!" diyen Şakacı Birader gülerek hemen o altını da zembiline attı.

"Nasıl olur, hani kuzunun yüreği yoktu?" dedi Petrus.

"Boş versene sen kardeş! Kuzunun yüreği elbette vardı, niye olmasın ki?"

"Tamam o zaman" dedi Aziz Petrus, "Para sende kalsın, ama artık ben seninle olamam, yoluma tek başıma devam edeceğim."

"Nasıl istersen, hoşçakal!" diye cevap verdi Şakacı Birader.

Ve Aziz Petrus başka bir sokağa daldı. "İyi ki çekip gitti. Acayip bir azizdi" diye aklından geçirdi Şakacı Birader.

Artık çok parası vardı, ama bununla ne yapacağını bilemedi. Oraya buraya harcadı, ona buna verdi ve bir gün geldi ki, hiç parası kalmadı.

Derken yeni bir ülkeye geldi. Duydu ki kralın kızı ölmüş!

"Tamam!" dedi "Bu, işime yarayacak. Ben onu diriltirim ve karşılığında da para alırım."

Kralın huzuruna çıkarak ona ölüyü diriltebileceğini söyledi. Kral terhis olmuş bir askerin ölüleri dirilttiğini duymuştu, ama bu adama pek güvenemediği için danışmanlarına sordu. Onlar da kız öldüğüne göre bir kere denemesini önerdi.

Neyse, Şakacı Birader bir kazan dolusu su getirtti, herkesi dışarı çıkarttıktan sonra ölünün kol ve bacaklarını keserek suya attı ve Aziz Petrus'tan nasıl görmüşse öyle yaptı. Ocağı ateşledi. Su kaynamaya başladı, etler ayrıldı, iskeleti alıp bir saç levha üzerine koydu, ama kemikleri nasıl dizeceğini bilemediği için hepsini ters sıraladı. Sonra onların başına geçerek "Kutsal Üçleme adına, ey ölü, ayağa kalk!" diye üç kez seslendi, ama nafile!

"Hey kız, ayağa kalk! Ayağa kalk, yoksa karışmam haa!"

Bunu söyler söylemez Aziz Petrus, Şakacı Birader'in eski kıyafetinde, yani asker olarak pencereden içeri girdi ve "Be imansız adam, neler yapıyorsun sen? İskeleti gelişigüzel yerleştirirsen ölü nasıl dirilir?" dedi.

"Valla ben elimden geleni yaptım kardeş!" diye cevap verdi Birader.

"Bu kez sana yardım edeceğim, ama bir daha böyle bir şey yapmaya kalkışırsan çarpılırsın. Kraldan da hediye falan alma!"

Böyle söyleyen Aziz Petrus, iskeleti doğal haliyle yerleştirdikten sonra üç kez "Kutsal Üçleme adına, ey ölü, ayağa kalk!" diye seslendi.

Prenses ayağa kalktı, yine eskisi gibi sapasağlam ve güzeldi. Sonrasında Aziz Petrus geldiği gibi pencereden gizlice gitti.

Şakacı Birader olayın bu şekilde sonlanmasma çok sevindi, ama karşılığında para alamayacağı için öfkeliydi. "Onun aklından neler geçiyor, bilmek isterdim; bir eliyle verdiğini öbür eliyle alıyor. Akıl almaz bir şey!" diye söylendi.

Kral ona ne istediğini sordu. Aslında bir şey almamalıydı, ama bin dereden su getirerek zembilinin altınla doldurulmasını istedi. Ve sonra da oradan ayrıldı.

Dışarı çıktığında karşısında Aziz Petrus'u buldu. "Sen ne biçim adamsın be! Sana bir şey almanı yasaklamadım mı? Sense zembilini altınla doldurttun!" diye azarladı Aziz Petrus onu.

"Elimde değil" diye cevap verdi Şakacı Birader. "Zembilimi zorla doldurdular."

"Bak sana söylüyorum, bir daha böyle bir şey yaparsan başın belaya girer!"

"Merak etme be kardeş. Artık altınım var, ne diye kemiklerle uğraşayım!"

"Tamam" dedi Aziz Petrus ve ekledi: "Bu para seni bir süre idare eder. Ama daha sonra yanlış yola sapmaman için zembiline 'güç' yüklüyorum; ne istersen o zembilin içinde var! Hoşçakal, beni artık görmeyeceksin!"

"Tanrı'nın dediği olur!" diyen Şakacı Birader, "İyi ki çekip gitti acayip adam, peşinden gidecek değilim" diye aklından geçirdi. Ama zembilindeki mucizevi gücü düşünmedi bile.

Şakacı Birader parasını yine har vurup harman savurdu. Cebinde dört metelikten daha fazla para kalmayınca bir hana geldi ve "Şu para da gitsin!" diye düşünerek üç metelik karşılığında şarap ve bir metelik ekmek ısmarladı. Orada yiyip içerken burnuna kızarmış kaz kokusu geldi. Çevresine bakındı; hancı ocağa iki tane kaz koymuştu. Aklına yoldaşının, ne istersen zembilinden isteyebilirsin sözleri geliverdi.

"Şunu kazla deneyelim bakalım!" diye söylendi. Ve kapının önüne çıkarak, "Ocaktaki iki kızarmış kazın zembilime girmesini istiyorum" dedi. Bunu der demez zembilinin içine baktı; kazların ikisi de oradaydı.

"Vay canına, artık güçlü biri oldum ben" diyerek çayırlığa gidip kazları çıkardı ve yemeye başladı. Tam yemeğin ortasındayken iki işçi çıkageldi ve henüz yenmemiş kaza gözlerini dikti. Şakacı Birader "Bir tanesi bana yetti" diye düşünerek adamlara seslendi: "Alın şunu, şerefime yiyin!"

Adamlar teşekkür ederek hana girdiler. Yarım şişe şarapla ekmek ısmarladıktan sonra yanlarında getirdikleri kazı yemeye koyuldular.

Hancının karısı bunu görünce kocasına "Şu iki herif kaz yiyor, bu bizim kazlardan biri olmasın! Git bak bakalım!" dedi. Hancı gidip baktı, ocak bomboştu.

"Sizi gidi hırsızlar sizi, kazları yersiniz ha! Kursağınızda kalsın! Ya ödersiniz ya da fena yaparım" dedi.

"Biz hırsız değiliz; dışarıda çayırlıkta, askerden yeni dönmüş bir adam verdi bunu bize" dedi iki adam.

"Bana numara yapmayın. O namuslu bir adam, ben çok dikkat ettim. Ama siz hırsızsınız, ödeyin bakalım" diye yanıtladı hancı.

Adamlar ödemeyince hancı eline geçirdiği bir sopayla güzel bir dayak attıktan sonra kapı dışarı etti onları.

Şakacı Birader yoluna devam etti. Derken bir yöreye vardı; burada görkemli bir şatoyla yakınında köhne bir han vardı. Hana giderek hancıdan geceleyecek bir yer istedi.

"Hiç yer yok, han soylu misafirlerle doldu" dedi hancı.

"Görkemli bir şato dururken niye herkes buraya geliyor, şaştım doğrusu" dedi Şakacı Birader.

"Bunun bir nedeni var. Şatoda yatan sabaha sağ çıkmıyor" dedi hancı.

"Başkaları bunu denediğine göre ben de denerim" dedi Şakacı Birader.

"Vazgeç bu işten, yoksa başın belaya girer!" dedi hancı.

"Sen bana anahtarı ver, yanıma da biraz yiyecek içecek koy!"

Hancı hem anahtarı hem de yiyecek içeceği verdi. Şakacı Birader bunlarla şatoya gitti. Orada güzel bir yemek yedi. Derken uykusu geldi; yatak olmadığı için yere uzandı ve çok geçmeden uyudu. Gece yarısı büyük bir gürültüyle uyandı. Kendine geldiği zaman karşısında dokuz tane çirkin şeytan gördü; hepsi odanın içinde dört dönüp dans ediyordu.

"istediğiniz kadar dans edin, ama kimse yanıma yanaşmasın!" dedi Şakacı Birader. Ama şeytanlar çemberi gitgide daraltarak çamurlu ayakkabılarıyla onun vücudunu, hatta yüzünü tekmelemeye başladılar.

Bu kez Şakacı Birader çok kızdı. "Ben şimdi size gösteririm!" diyerek eline geçirdiği bir iskemle bacağıyla onları dövmeye kalkıştı. Ama tek bir askere karşı dokuz şeytan biraz fazlaydı. Biri onun saçını çekerken öbürü dövmeye çalışıyor ve canını yakıyordu.

"Sizi gidi şeytanlar sizi! Yetti artık! Hadi bakayım, hepiniz zembilime girin" diye seslendi Şakacı Birader. Hooop, hepsi zembile giriverdi; ağzını sıkıca bağladıktan sonra onu bir köşeye attı. Birden ortalığı bir sessizlik kapladı. Şakacı Birader yatarak güneş doğana kadar güzel bir uyku çekti.

Ertesi gün hancıyla şatonun sahibi olan soylu kişi çıkageldi ve onun hatırını sordular. Kendisini sapasağlam ve dinç görünce şaşırarak sordular: "Sizi cin çarpmadı mı?"

"Yoo, ben dokuzunu da zembilime attım. Artık şatonuzda rahatça oturabilirsiniz. Kimse sizi tedirgin etmeyecek!" diye cevap verdi Şakacı Birader.

Soylu kişi onu yüklü bir parayla ödüllendirdi, ona teşekkür ettikten sonra yanında çalışmasını teklif etti; böylece ömür boyu rahat edebilirdi.

Bizimki "Hayır" diye cevap verdi. "Ben dolaşmadan duramam. Tekrar yola çıkmalıyım."

Böylece Şakacı Birader yola çıktı ve bir demircinin yanına vardı. Zembilini sırtından indirerek örsün üzerine koydu ve demirciyle yardımcılarından onu iyice dövmelerini rica etti. Adamlar ellerindeki balyozla ve tüm güçleriyle zembili dövdüler. Canhıraş çığlıklar yükseldi. Zembili açtılar; sekiz şeytan ölmüştü, ama bir kıvrıma saklanmış olan son şeytan oradan kaçıverdi ve cehenneme gitti.

Şakacı Birader ondan sonra uzun süre dünyada dolaştı; anlatacağı o kadar çok şey vardı ki!

Derken yaşlandı ve sonunu düşünmeye başladı. O yörede dini bütün olarak tanınan bir keşiş vardı. Onun yanına giderek, "Ben dolaşa dolaşa yoruldum, şimdi cennete gitmek istiyorum" dedi.

"İki yol var: biri geniş ve rahat, ama cehenneme götürür; öbürü dar ve taşlık, o da cennete götürür."

"Dar ve taşlık yoldan gidecek kadar enayi miyim ben!" diye düşünerek rahat yolu seçti Şakacı Birader. Derken koskocaman, siyah bir kapıya vardı; bu cehennemin kapısıydı! Kapıyı çaldı, nöbetçi kim gelmiş diye baktı. Şakacı Birader'i görünce çok şaştı, çünkü bu nöbetçi son anda zembilden kaçıp kurtulan dokuzuncu şeytandı.

Hemen kapıyı sürgüleyerek şeytanların başına koştu ve "Dışarıda zembilli bir herif var, içeri girmek istiyor. Sakın onu almayın yoksa bütün cehennemi zembilinin içine atar! Beni bir defasında o zembilin içinde dövdürdü" dedi.

Şakacı Birader'i çağırıp çekip gitmesini söylediler; yani içeri alınmadı.

"Beni almazlarsa ben de cennete giderim. Belki kendime orada yatacak bir yer bulurum" diyen Şakacı Birader cennetin kapısına gitti ve kapıyı çaldı. Bu kez nöbetçi Aziz Pet- rus'tu.

Şakacı Birader onu hemen tanıdı. "Burada eski bir arkadaşı bulduk, işler tıkırında sayılır" diye geçirdi aklından.

Ama Aziz Petrus, "Sakın bana cennete girmek istediğini söyleme!" dedi.

ÜBırak da gireyim kardeş. Başka nereye gideyim ki! Cehenneme gittim, almadılar. Yoksa buraya gelmezdim."

"Olmaz, buraya giremezsin" dedi Aziz Petrus.

"Beni içeri almıyorsan, al zembilini geri. Senin yüzünü bile görmek istemiyorum!" diye cevap verdi Şakacı Birader.

"Ver bakayım" dedi Aziz Petrus.

Şakacı Birader demir parmaklıklar arasından zembili cennete uzattı. Aziz Petrus onu alarak sandalyesine astı.

Şakacı Birader tam o anda "Şimdi o zembilin içine girmek istiyorum!" deyince, hooop zembile giriverdi; yani Aziz Petrus ister istemez onu cennete aldı.
There was one on a time a great war, and when it came to an end, many soldiers were discharged. Then Brother Lustig also received his dismissal, and besides that, nothing but a small loaf of contract-bread, and four kreuzers in money, with which he departed. St. Peter had, however, placed himself in his way in the shape of a poor beggar, and when Brother Lustig came up, he begged alms of him. Brother Lustig replied, "Dear beggar-man, what am I to give you? I have been a soldier, and have received my dismissal, and have nothing but this little loaf of contract-bread, and four kreuzers of money; when that is gone, I shall have to beg as well as you. Still I will give you something." Thereupon he divided the loaf into four parts, and gave the apostle one of them, and a kreuzer likewise. St. Peter thanked him, went onwards, and threw himself again in the soldier's way as a beggar, but in another shape; and when he came up begged a gift of him as before. Brother Lustig spoke as he had done before, and again gave him a quarter of the loaf and one kreuzer. St. Peter thanked him, and went onwards, but for the third time placed himself in another shape as a beggar on the road, and spoke to Brother Lustig. Brother Lustig gave him also the third quarter of bread and the third kreuzer. St. Peter thanked him, and Brother Lustig went onwards, and had but a quarter of the loaf, and one kreuzer. With that he went into an inn, ate the bread, and ordered one kreuzer's worth of beer. When he had had it, he journeyed onwards, and then St. Peter, who had assumed the appearance of a discharged soldier, met and spoke to him thus: "Good day, comrade, canst thou not give me a bit of bread, and a kreuzer to get a drink?" - "Where am I to procure it?" answered Brother Lustig; "I have been discharged, and I got nothing but a loaf of ammunition-bread and four kreuzers in money. I met three beggars on the road, and I gave each of them a quarter of my bread, and one kreuzer. The last quarter I ate in the inn, and had a drink with the last kreuzer. Now my pockets are empty, and if thou also hast nothing we can go a-begging together." - "No," answered St. Peter, "we need not quite do that. I know a little about medicine, and I will soon earn as much as I require by that." - "Indeed," said Brother Lustig, "I know nothing of that, so I must go and beg alone." - "Just come with me," said St. Peter, "and if I earn anything, thou shalt have half of it." - "All right," said Brother Lustig, so they went away together.
Then they came to a peasant's house inside which they heard loud lamentations and cries; so they went in, and there the husband was lying sick unto death, and very near his end, and his wife was crying and weeping quite loudly. "Stop that howling and crying," said St. Peter, "I will make the man well again," and he took a salve out of his pocket, and healed the sick man in a moment, so that he could get up, and was in perfect health. In great delight the man and his wife said, "How can we reward you? What shall we give you?" But St. Peter would take nothing, and the more the peasant folks offered him, the more he refused. Brother Lustig, however, nudged St. Peter, and said, "Take something; sure enough we are in need of it." At length the woman brought a lamb and said to St. Peter that he really must take that, but he would not. Then Brother Lustig gave him a poke in the side, and said, "Do take it, you stupid fool; we are in great want of it!" Then St. Peter said at last, "Well, I will take the lamb, but I won't carry it; if thou wilt insist on having it, thou must carry it." - "That is nothing," said Brother Lustig. "I will easily carry it," and took it on his shoulder. Then they departed and came to a wood, but Brother Lustig had begun to feel the lamb heavy, and he was hungry, so he said to St. Peter, "Look, that's a good place, we might cook the lamb there, and eat it." - "As you like," answered St. Peter, "but I can't have anything to do with the cooking; if thou wilt cook, there is a kettle for thee, and in the meantime I will walk about a little until it is ready. Thou must, however, not begin to eat until I have come back, I will come at the right time." - "Well, go, then," said Brother Lustig, "I understand cookery, I will manage it." Then St. Peter went away, and Brother Lustig killed the lamb, lighted a fire, threw the meat into the kettle, and boiled it. The lamb was, however, quite ready, and the apostle Peter had not come back, so Brother Lustig took it out of the kettle, cut it up, and found the heart. "That is said to be the best part," said he, and tasted it, but at last he ate it all up. At length St. Peter returned and said, "Thou mayst eat the whole of the lamb thyself, I will only have the heart, give me that." Then Brother Lustig took a knife and fork, and pretended to look anxiously about amongst the lamb's flesh, but not to be able to find the heart, and at last he said abruptly, "There is none here." - "But where can it be?" said the apostle. "I don't know," replied Brother Lustig, "but look, what fools we both are, to seek for the lamb's heart, and neither of us to remember that a lamb has no heart!" - "Oh," said St. Peter, "that is something quite new! Every animal has a heart, why is a lamb to have none?" - "No, be assured, my brother," said Brother Lustig, "that a lamb has no heart; just consider it seriously, and then you will see that it really has none." - "Well, it is all right," said St. Peter, "if there is no heart, then I want none of the lamb; thou mayst eat it alone." - "What I can't eat now, I will carry away in my knapsack," said Brother Lustig, and he ate half the lamb, and put the rest in his knapsack.

They went farther, and then St. Peter caused a great stream of water to flow right across their path, and they were obliged to pass through it. Said St. Peter, "Do thou go first." - "No," answered Brother Lustig, "thou must go first," and he thought, "if the water is too deep I will stay behind." Then St. Peter strode through it, and the water just reached to his knee. So Brother Lustig began to go through also, but the water grew deeper and reached to his throat. Then he cried, "Brother, help me!" St. Peter said, "Then wilt thou confess that thou hast eaten the lamb's heart?" - "No," said he, "I have not eaten it." Then the water grew deeper still and rose to his mouth. "Help me, brother," cried the soldier. St. Peter said, "Then wilt thou confess that thou hast eaten the lamb's heart?" - "No," he replied, "I have not eaten it." St. Peter, however, would not let him be drowned, but made the water sink and helped him through it.

Then they journeyed onwards, and came to a kingdom where they heard that the King's daughter lay sick unto death. "Hollo, brother!" said the soldier to St. Peter, "this is a chance for us; if we can heal her we shall be provided for, for life!" But St. Peter was not half quick enough for him, "Come, lift your legs, my dear brother," said he, "that we may get there in time." But St. Peter walked slower and slower, though Brother Lustig did all he could to drive and push him on, and at last they heard that the princess was dead. "Now we are done for!" said Brother Lustig; "that comes of thy sleepy way of walking!" - "Just be quiet," answered St. Peter, "I can do more than cure sick people; I can bring dead ones to life again." - "Well, if thou canst do that," said Brother Lustig, "it's all right, but thou shouldst earn at least half the kingdom for us by that." Then they went to the royal palace, where every one was in great grief, but St. Peter told the King that he would restore his daughter to life. He was taken to her, and said, "Bring me a kettle and some water," and when that was brought, he bade everyone go out, and allowed no one to remain with him but Brother Lustig. Then he cut off all the dead girl's limbs, and threw them in the water, lighted a fire beneath the kettle, and boiled them. And when the flesh had fallen away from the bones, he took out the beautiful white bones, and laid them on a table, and arranged them together in their natural order. When he had done that, he stepped forward and said three times, "In the name of the holy Trinity, dead woman, arise." And at the third time, the princess arose, living, healthy and beautiful. Then the King was in the greatest joy, and said to St. Peter, "Ask for thy reward; even if it were half my kingdom, I would give it thee." But St. Peter said, "I want nothing for it." - "Oh, thou tomfool!" thought Brother Lustig to himself, and nudged his comrade's side, and said, "Don't be so stupid! If thou hast no need of anything, I have." St. Peter, however, would have nothing, but as the King saw that the other would very much like to have something, he ordered his treasurer to fill Brother Lustig's knapsack with gold. Then they went on their way, and when they came to a forest, St. Peter said to Brother Lustig, "Now, we will divide the gold." - "Yes," he replied, "we will." So St. Peter divided the gold, and divided it into three heaps. Brother Lustig thought to himself, "What craze has he got in his head now? He is making three shares, and there are only two of us!" But St. Peter said, "I have divided it exactly; there is one share for me, one for thee, and one for him who ate the lamb's heart."

"Oh, I ate that!" replied Brother Lustig, and hastily swept up the gold. "You may trust what I say." - "But how can that be true," said St. Peter, "when a lamb has no heart?" - "Eh, what, brother, what can you be thinking of? Lambs have hearts like other animals, why should only they have none?" - "Well, so be it," said St. Peter, "keep the gold to yourself, but I will stay with you no longer; I will go my way alone." - "As you like, dear brother," answered Brother Lustig. "Farewell."

Then St. Peter went a different road, but Brother Lustig thought, "It is a good thing that he has taken himself off, he is certainly a strange saint, after all." Then he had money enough, but did not know how to manage it, squandered it, gave it away, and and when some time had gone by, once more had nothing. Then he arrived in a certain country where he heard that a King's daughter was dead. "Oh, ho!" thought he, "that may be a good thing for me; I will bring her to life again, and see that I am paid as I ought to be." So he went to the King, and offered to raise the dead girl to life again. Now the King had heard that a discharged soldier was traveling about and bringing dead persons to life again, and thought that Brother Lustig was the man; but as he had no confidence in him, he consulted his councillors first, who said that he might give it a trial as his daughter was dead. Then Brother Lustig ordered water to be brought to him in a kettle, bade every one go out, cut the limbs off, threw them in the water and lighted a fire beneath, just as he had seen St. Peter do. The water began to boil, the flesh fell off, and then he took the bones out and laid them on the table, but he did not know the order in which to lay them, and placed them all wrong and in confusion. Then he stood before them and said, "In the name of the most holy Trinity, dead maiden, I bid thee arise," and he said this thrice, but the bones did not stir. So he said it thrice more, but also in vain: "Confounded girl that you are, get up!" cried he, "Get up, or it shall be worse for you!" When he had said that, St. Peter suddenly appeared in his former shape as a discharged soldier; he entered by the window and said, "Godless man, what art thou doing? How can the dead maiden arise, when thou hast thrown about her bones in such confusion?" - "Dear brother, I have done everything to the best of my ability," he answered. "This once, I will help thee out of thy difficulty, but one thing I tell thee, and that is that if ever thou undertakest anything of the kind again, it will be the worse for thee, and also that thou must neither demand nor accept the smallest thing from the King for this!" Thereupon St. Peter laid the bones in their right order, said to the maiden three times, "In the name of the most holy Trinity, dead maiden, arise," and the King's daughter arose, healthy and beautiful as before. Then St. Peter went away again by the window, and Brother Lustig was rejoiced to find that all had passed off so well, but was very much vexed to think that after all he was not to take anything for it. "I should just like to know," thought he, "what fancy that fellow has got in his head, for what he gives with one hand he takes away with the other there is no sense whatever in it!" Then the King offered Brother Lustig whatsoever he wished to have, but he did not dare to take anything; however, by hints and cunning, he contrived to make the King order his knapsack to be filled with gold for him, and with that he departed. When he got out, St. Peter was standing by the door, and said, "Just look what a man thou art; did I not forbid thee to take anything, and there thou hast thy knapsack full of gold!" - "How can I help that," answered Brother Lustig, "if people will put it in for me?" - "Well, I tell thee this, that if ever thou settest about anything of this kind again thou shalt suffer for it!" - "Eh, brother, have no fear, now I have money, why should I trouble myself with washing bones?" - "Faith," said St. Peter, "the gold will last a long time! In order that after this thou mayst never tread in forbidden paths, I will bestow on thy knapsack this property, namely, that whatsoever thou wishest to have inside it, shall be there. Farewell, thou wilt now never see me more." - "Good-bye," said Brother Lustig, and thought to himself, "I am very glad that thou hast taken thyself off, thou strange fellow; I shall certainly not follow thee." But of the magical power which had been bestowed on his knapsack, he thought no more.

Brother Lustig travelled about with his money, and squandered and wasted what he had as before. When at last he had no more than four kreuzers, he passed by an inn and thought, "The money must go," and ordered three kreuzers' worth of wine and one kreuzer's worth of bread for himself. As he was sitting there drinking, the smell of roast goose made its way to his nose. Brother Lustig looked about and peeped, and saw that the host had two geese standing in the oven. Then he remembered that his comrade had said that whatsoever he wished to have in his knapsack should be there, so he said, "Oh, ho! I must try that with the geese." So he went out, and when he was outside the door, he said, "I wish those two roasted geese out of the oven and in my knapsack," and when he had said that, he unbuckled it and looked in, and there they were inside it. "Ah, that's right!" said he, "now I am a made man!" and went away to a meadow and took out the roast meat. When he was in the midst of his meal, two journeymen came up and looked at the second goose, which was not yet touched, with hungry eyes. Brother Lustig thought to himself, "One is enough for me," and called the two men up and said, "Take the goose, and eat it to my health." They thanked him, and went with it to the inn, ordered themselves a half bottle of wine and a loaf, took out the goose which had been given them, and began to eat. The hostess saw them and said to her husband, "Those two are eating a goose; just look and see if it is not one of ours, out of the oven." The landlord ran thither, and behold the oven was empty! "What!" cried he, "you thievish crew, you want to eat goose as cheap as that? Pay for it this moment; or I will wash you well with green hazel-sap." The two said, "We are no thieves, a discharged soldier gave us the goose, outside there in the meadow." - "You shall not throw dust in my eyes that way! the soldier was here but he went out by the door, like an honest fellow. I looked after him myself; you are the thieves and shall pay!" But as they could not pay, he took a stick, and cudgeled them out of the house.

Brother Lustig went his way and came to a place where there was a magnificent castle, and not far from it a wretched inn. He went to the inn and asked for a night's lodging, but the landlord turned him away, and said, "There is no more room here, the house is full of noble guests." - "It surprises me that they should come to you and not go to that splendid castle," said Brother Lustig. "Ah, indeed," replied the host, "but it is no slight matter to sleep there for a night; no one who has tried it so far, has ever come out of it alive."

"If others have tried it," said Brother Lustig, "I will try it too."

"Leave it alone," said the host, "it will cost you your neck." - "It won't kill me at once," said Brother Lustig, "just give me the key, and some good food and wine." So the host gave him the key, and food and wine, and with this Brother Lustig went into the castle, enjoyed his supper, and at length, as he was sleepy, he lay down on the ground, for there was no bed. He soon fell asleep, but during the night was disturbed by a great noise, and when he awoke, he saw nine ugly devils in the room, who had made a circle, and were dancing around him. Brother Lustig said, "Well, dance as long as you like, but none of you must come too close." But the devils pressed continually nearer to him, and almost stepped on his face with their hideous feet. "Stop, you devils' ghosts," said he, but they behaved still worse. Then Brother Lustig grew angry, and cried, "Hola! but I will soon make it quiet," and got the leg of a chair and struck out into the midst of them with it. But nine devils against one soldier were still too many, and when he struck those in front of him, the others seized him behind by the hair, and tore it unmercifully. "Devils' crew," cried he, "it is getting too bad, but wait. Into my knapsack, all nine of you!" In an instant they were in it, and then he buckled it up and threw it into a corner. After this all was suddenly quiet, and Brother Lustig lay down again, and slept till it was bright day. Then came the inn-keeper, and the nobleman to whom the castle belonged, to see how he had fared; but when they perceived that he was merry and well they were astonished, and asked, "Have the spirits done you no harm, then?" - "The reason why they have not," answered Brother Lustig, "is because I have got the whole nine of them in my knapsack! You may once more inhabit your castle quite tranquilly, none of them will ever haunt it again." The nobleman thanked him, made him rich presents, and begged him to remain in his service, and he would provide for him as long as he lived. "No," replied Brother Lustig, "I am used to wandering about, I will travel farther." Then he went away, and entered into a smithy, laid the knapsack, which contained the nine devils on the anvil, and asked the smith and his apprentices to strike it. So they smote with their great hammers with all their strength, and the devils uttered howls which were quite pitiable. When he opened the knapsack after this, eight of them were dead, but one which had been lying in a fold of it, was still alive, slipped out, and went back again to hell. Thereupon Brother Lustig travelled a long time about the world, and those who know them can tell many a story about him, but at last he grew old, and thought of his end, so he went to a hermit who was known to be a pious man, and said to him, "I am tired of wandering about, and want now to behave in such a manner that I shall enter into the kingdom of Heaven." The hermit replied, "There are two roads, one is broad and pleasant, and leads to hell, the other is narrow and rough, and leads to heaven." - "I should be a fool," thought Brother Lustig, "if I were to take the narrow, rough road." So he set out and took the broad and pleasant road, and at length came to a great black door, which was the door of Hell. Brother Lustig knocked, and the door-keeper peeped out to see who was there. But when he saw Brother Lustig, he was terrified, for he was the very same ninth devil who had been shut up in the knapsack, and had escaped from it with a black eye. So he pushed the bolt in again as quickly as he could, ran to the devil's lieutenant, and said, "There is a fellow outside with a knapsack, who wants to come in, but as you value your lives don't allow him to enter, or he will wish the whole of hell into his knapsack. He once gave me a frightful hammering when I was inside it." So they called out to Brother Lustig that he was to go away again, for he should not get in there! "If they won't have me here," thought he, "I will see if I can find a place for myself in heaven, for I must be somewhere." So he turned about and went onwards until he came to the door of Heaven, where he knocked. St. Peter was sitting hard by as door-keeper. Brother Lustig recognised him at once, and thought, "Here I find an old friend, I shall get on better." But St. Peter said, "I really believe that thou wantest to come into Heaven." - "Let me in, brother; I must get in somewhere; if they would have taken me into Hell, I should not have come here." - "No," said St. Peter, "thou shalt not enter." - "Then if thou wilt not let me in, take thy knapsack back, for I will have nothing at all from thee." - "Give it here, then," said St. Peter. Then Brother Lustig gave him the knapsack into Heaven through the bars, and St. Peter took it, and hung it beside his seat. Then said Brother Lustig, "And now I wish myself inside my knapsack," and in a second he was in it, and in Heaven, and St. Peter was forced to let him stay there.




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.