TÜRKÇE

Bakire Maleen

ENGLISH

Maid Maleen


Bir zamanlar bir kral vardı. Onun oğlu, yani prens, bir başka kralın Bakire Maleen adındaki kızına talip oldu, yani onunla evlenmek istedi. Ancak kızın babası onu başkasına sözlemişti.

Oysa oğlanla bu kız birbirlerinden hoşlanmış ve ayrılmamaya karar vermişlerdi. Nitekim kız babasına, "Ben asla başkasına varmam" dedi.

Kral buna o kadar öfkelendi ki, hemen ay ve gün ışığının giremeyeceği kapkaranlık bir kule inşa ettirdi.

Kule tamamlanınca kızına, "Yedi yıl burada kalacaksın! Yedi yıl sonra gelip bakacağım, inadın kırıldı mı diye" dedi.

Yedi yıllık yiyecek içeceği bu kuleye getirdiler, sonra da kızı hizmetçisiyle birlikte oraya tıktılar. Pencerelere ve kapıya duvar örüldü; yani havadan ve topraktan tecrit edildiler. Böylece gece gündüz hep karanlıkta kaldılar.

Prens ise sık sık bu kulenin etrafında döndü, kıza seslenip durdu, ama kulenin kalın duvarlarından ne içeriye bir ses gitti, ne de içerden bir ses çıktı.

Içerdekiler ağlayıp sızlanmaktan başka ne yapacaklardı ki!

Böylece zaman geçti; yedi yılın dolmasına az kala yiyecek içecekleri azaldı. Yakında kurtulacaklarını umdular, ama ne bir çekiç sesi işittiler, ne de duvardan bir taşın oynayarak yere düştüğünü!

Yiyecekleri iyice azalınca, ölümün yaklaşmakta olduğunu hissettiler; bunun üzerine Bakire Maleen: "Başka çaremiz yok! Şu duvarı kırmaya bakalım" dedi. Eline bir ekmek bıçağı alarak duvarı kazımaya başladı; yorulduğu zaman hizmetçisi bu işi sürdürdü hep.

Uzun süren çalışmalardan sonra bir taşı yerinden oynatıp alabildiler; bunu İkincisi ve üçüncüsü takip etti. Uç gün sonra içeriye gün ışığı girebildi. Sonunda, dışarısını seyredebilecek büyüklükte bir delik açtılar. Gök masmaviydi, içeriye temiz hava giriverdi; ama manzara öyle kasvet vericiydi ki! Babasının sarayı tamamen yıkılmıştı; göz alabildiğince şehirler, köyler... hepsi yakılmıştı. Tarlalar altüst edilmişti; ortalıkta hiçbir insan gözükmüyordu.

Duvardaki delik içinden geçilecek kadar büyüyünce önce hizmetçi kız oradan dışarı çıktı, sonra da Bakire Maleen.

Ama nereye gideceklerdi ki? Düşman tüm krallığı çöle çevirmiş, yöre halkını katletmişti.

Bunun üzerine Bakire Maleen'le hizmetçisi başka bir ülkeye gittiler, ama orada ne kalacak bir yer buldular, ne de kendilerine bir parça ekmek verecek birini. O kadar yoksul kaldılar ki, karınlarını ısırgan otu yiyerek doyurdular.

Uzun uzun dolaştıktan sonra başka bir ülkeye geldiler; her yerde iş aradılar, ama kimse onlara acımadı.

Sonunda büyük bir şehre vararak doğru saraya gittiler. Tam oradan da kovulmak üzereydiler ki; neyse ki aşçı onları Külkedisi gibi çalıştırmak üzere yanma aldı.

Bulundukları ülkedeki kralın oğlu Bakire Maleen'in nişanlısından başkası değildi aslında! Babası ona bir başka kız bulmuştu, ama kızın yüzü karakteri gibi çirkindi.

Derken düğün günü geldi çattı ve gelin çıkageldi, ancak çirkinliği fark edilmesin diye herkesten saklanarak odasına kapandı. Bakire Maleen ona mutfaktan yemek götürmekle görevlendirildi.

Gelin ve damadın kiliseye gidecekleri gün kız çirkinliğinden öyle utandı ki! Sokakta görenlerin kendisiyle gülüp alay edeceklerinden de çok korktu.

Bunun üzerine Bakire Maleen'e, "Şans kapını çaldı; ben ayağımı incittim, sokakta yürüyemeyeceğim. Gelinliğimi sen giy ve benim yerime geç. Bundan daha büyük bir şeref olamaz senin için" dedi.

Ama kız bu öneriyi reddetti. "Hak etmediğim bir şerefi üstlenmek istemem" dedi. Kendisine altın teklif edildiyse de kabul etmedi.

Gelin, "Madem ki söz dinlemiyorsun, bu senin hayatına mal olacak! Kafanın uçurulması için tek kelime söylemem yeterli" diye köpürdü.

Kız ister istemez onun gelinliğini giydi ve takılarını taktı. Sarayın salonuna geldiğinde herkes onun güzelliği karşısında şaştı kaldı.

Kral oğluna, "Sana seçtiğim gelin bu işte! Şimdi onunla kiliseye gideceksin" dedi.

Damat şaşırdı ve aklından şöyle geçirdi. "Bu benim eski sevgilim Bakire Maleen'e ne kadar da benziyor! Hani neredeyse o olduğuna inanacağım. Ama onu yıllardır kulede tutuyorlar ya! Belki de ölmüştür!"

Ve kızın elinden tutarak birlikte kiliseye gittiler. Yolda bir ısırganotu yığınının önünden geçerlerken kız şöyle mırıldandı:

Isırgan, demek buradasın?
Beni nasıl unutasın!
Vaktiyle seni pişirip yedim,
İyi ki varmışsın dedim.

"Ne dedin sen?" diye sordu prens.

"Hiç" dedi kız. "Bakire Maleen aklıma geldi de!"

Kızın Maleen'i bilmiş olmasına şaştıysa da ses çıkarmadı oğlan.

Kiliseye varan yola girdiklerinde kız yine mırıldandı:

Patika yol, sakın bozulup kırılma
Asıl gelin ben değilim, aldırma!

"Ne dedin sen?" diye sordu prens.

"Hiç!" diye cevap verdi kız, "Sadece Bakire Maleen'i düşündüm de!"

"Sen onu tanıyor musun?"

"Hayır" diye cevap verdi kız, "Nerden tanıyacağım? Sadece adını duydum"

Kilisenin kapısına geldiklerinde kız yine mırıldandı:

Patika yol, sakın bozulup kırılma,
Asıl gelin ben değilim, aldırma!

"Ne dedin sen?" diye sordu prens.

"Şey" diye cevap verdi kız, "Bakire Maleen'i düşündüm de!"

Sonra prens kızın boynuna çok kıymetli bir gerdanlıkla iki sıra altın zinciri üst üste taktı.

Sonra kiliseye girdiler. Rahip sunak önünde onların ellerini birleştirerek nikâhlarını kıydı.

Oğlan kızı eve getirdi, ama kız yolda hiç konuşmadı. Saraya varır varmaz hemen gelin odasına koşarak üzerindeki giysileri ve takıları çıkardıktan sonra gri önlüğünü giydi; sadece prensin verdiği gerdanlıkla zinciri alıkoydu.

Gece olup da gelini prensin odasına getirdiklerinde kız başkaları fark etmesin diye yüzünü peçeyle örtmüştü.

Herkes dağıldıktan sonra prens ona şöyle dedi: "Yolda giderken ısırgana neler söyledin sen?"

"Ne ısırganı?" diye cevap verdi gelin, "Ben öyle ısırgan mısırganla konuşmadım.

"O zaman asıl gelin sen değilsin" dedi prens.

Bunun üzerine gelin kendi kendine şöyle mırıldandı:

Bunu hizmetçi kıza sorayım,
Ki ne düşündüğünü anlayayım.

Dışarı çıkarak Bakire Maleen'in yanma vardı. "Kız, söyle bakayım ısırgana ne dedin sen?" diye sordu.

"Ben sadece şöyle dedim:

Isırgan, demek buradasın,
Beni nasıl unutasın!
Vaktiyle seni pişirip yedim,
İyi ki varmışsın dedim.

Çirkin kız hemen yatak odasına koşarak, "Şimdi biliyorum ısırgana ne dediğimi" diyerek az önce duyduğu sözleri tekrarladı.

"Peki, patika yolda yürürken ne söyledin?"

"Patika yolda mı, ben orada bir şey söylemedim. Hiç kimşeyle de konuşmadım."

"O zaman asıl gelin sen değilsin!"

Çirkin kız yine kendi kendine mırıldandı:

Bunu hizmetçi kıza sorayım
Ki ne düşündüğünü anlayayım.

Dışarı fırlayarak bakire Maleen'in yanına vardı. "Kız, patika yoldayken ne dedin sen?"

"Ben sadece şöyle söyledim:

Patika yol, sakın bozulup kırılma
Asıl gelin ben değilim, aldırma!"

"Bu senin hayatına mal olacak" diye haykırdı gelin ve hemen odaya koştu. "Patika yolda ne dediğimi biliyorum şimdi" diyerek duyduğu sözleri tekrarladı.

"Peki, kilisenin kapısmdayken ne dedin?"

"Kilisenin kapısmdayken mi?" diye cevap verdi çirkin kız. "Ben kapıyla mapıyla konuşmam!"

"O zaman asıl gelin sen değilsin!"

Kız dışarı çıkıp bakire Maleen'i buldu. "Kız, söyle bakayım, kilisenin kapısmdayken ne dedin sen?"

"Ben sadece şunu söyledim:

Kilisenin kapısı, sakın bozulma,
Asıl gelin ben değilim, aldırma!"

"Görürsün sen!" diyerek büyük bir öfke içinde yatak odasına koştu ve "Kilisenin kapısmdayken ne dediğimi biliyorum şimdi" diyerek duyduklarını tekrarladı.

"Peki, benim sana orada verdiğim hediye nerede?" diye sordu oğlan.

"Ne hediyesi? Sen bana hediye mediye vermedin" dedi çirkin kız.

Prens, "Ben onu senin boynuna kendi elimle taktım; iki sıra zinciri de! Eğer bunu bilmiyorsan asıl gelin sen değilsin demektir" dedikten sonra onun yüzündeki peçeyi açtı; onun çirkinliğini görünce dehşete düştü: "Nerden çıktın sen? Kimsin sen?" diye sordu.

"Ben senin nişanlımın; dışarıdaki halk beni görür de alay eder diye korktum, bizim Külkedisi'ne benim gelinliğimi giymesini ve kiliseye benim yerime gitmesini emrettim" diye cevap verdi gelin.

"Nerde o kız?" dedi oğlan, "Görmek istiyorum, getir onu hemen buraya!"

Çirkin kız dışarı çıkarak muhafızlara, Külkedisi'nin bir düzenbaz olduğunu söyleyerek kafasının kesilmesini emretti.

Muhafızlar kızı sürükleyerek götürmek isteyince o, avazı çıktığı kadar bağırarak yardım istedi. Prens bu haykırışı duyunca odasından fırladı ve muhafızlara kızı şimdilik serbest bırakmalarını emretti.

Her yerde ışıklar yakıldı ve prens kızın boynundaki gerdanlığı görüverdi; bunu ona kilisenin kapısmdayken vermişti!

"Benimle kiliseye giren asıl gelin sensin" dedi.

Ve ikisi yalnız kalınca şöyle konuştu: "Sen kilisenin kapısmdayken Bakire Maleen'den bahsettin. O zaman düşündüm, bu kız o olabilir mi diye? Ona o kadar benziyorsun ki!"

Bunun üzerine genç kız, "Yedi yıl kulede mahpus kalan, karanlıkta açlık ve susuzluktan nerdeyse ölecek duruma düşen, onca eziyet ve sıkıntıyı çeken Bakire Maleen benim! Ama bugün artık güneş yüzüme gülüyor! Kilisede de nikâhım kıyıldı, yani senin yasalara uygun gerçek karın benim" dedi.

Öpüştüler; ikisi de ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşadılar.

Ceza olarak sahte gelinin boynu uçuruldu.

Bakire Malen'in içinde yedi yıl yaşadığı kule uzun yıllar öyle kaldı. Çocuklar ne zaman onun önünden geçse, hep şu şarkıyı söylerler:

Hoplaya zıplaya geldik kapıya
Prenses burada yatmıştı ya!
Duvarı kırılmak bilmedi
Taşlan bir türlü delinmedi.
Sonunda yavuklular kavuştu,
Bu masalı dinlemek çok hoştu.
There was once a King who had a son who asked in marriage the daughter of a mighty King; she was called Maid Maleen, and was very beautiful. As her father wished to give her to another, the prince was rejected; but as they both loved each other with all their hearts, they would not give each other up, and Maid Maleen said to her father, "I can and will take no other for my husband." Then the King flew into a passion, and ordered a dark tower to be built, into which no ray of sunlight or moonlight should enter. When it was finished, he said, "Therein shalt thou be imprisoned for seven years, and then I will come and see if thy perverse spirit is broken." Meat and drink for the seven years were carried into the tower, and then she and her waiting-woman were led into it and walled up, and thus cut off from the sky and from the earth. There they sat in the darkness, and knew not when day or night began. The King's son often went round and round the tower, and called their names, but no sound from without pierced through the thick walls. What else could they do but lament and complain? Meanwhile the time passed, and by the diminution of the food and drink they knew that the seven years were coming to an end. They thought the moment of their deliverance was come; but no stroke of the hammer was heard, no stone fell out of the wall, and it seemed to Maid Maleen that her father had forgotten her. As they only had food for a short time longer, and saw a miserable death awaiting them, Maid Maleen said, "We must try our last chance, and see if we can break through the wall." She took the bread-knife, and picked and bored at the mortar of a stone, and when she was tired, the waiting-maid took her turn. With great labour they succeeded in getting out one stone, and then a second, and a third, and when three days were over the first ray of light fell on their darkness, and at last the opening was so large that they could look out. The sky was blue, and a fresh breeze played on their faces; but how melancholy everything looked all around! Her father's castle lay in ruins, the town and the villages were, so far as could be seen, destroyed by fire, the fields far and wide laid to waste, and no human being was visible. When the opening in the wall was large enough for them to slip through, the waiting-maid sprang down first, and then Maid Maleen followed. But where were they to go? The enemy had ravaged the whole kingdom, driven away the King, and slain all the inhabitants. They wandered forth to seek another country, but nowhere did they find a shelter, or a human being to give them a mouthful of bread, and their need was so great that they were forced to appease their hunger with nettles. When, after long journeying, they came into another country, they tried to get work everywhere; but wherever they knocked they were turned away, and no one would have pity on them. At last they arrived in a large city and went to the royal palace. There also they were ordered to go away, but at last the cook said that they might stay in the kitchen and be scullions.
The son of the King in whose kingdom they were, was, however, the very man who had been betrothed to Maid Maleen. His father had chosen another bride for him, whose face was as ugly as her heart was wicked. The wedding was fixed, and the maiden had already arrived; but because of her great ugliness, however, she shut herself in her room, and allowed no one to see her, and Maid Maleen had to take her her meals from the kitchen. When the day came for the bride and the bridegroom to go to church, she was ashamed of her ugliness, and afraid that if she showed herself in the streets, she would be mocked and laughed at by the people. Then said she to Maid Maleen, "A great piece of luck has befallen thee. I have sprained my foot, and cannot well walk through the streets; thou shalt put on my wedding-clothes and take my place; a greater honour than that thou canst not have!" Maid Maleen, however, refused it, and said, "I wish for no honour which is not suitable for me." It was in vain, too, that the bride offered her gold. At last she said angrily, "If thou dost not obey me, it shall cost thee thy life. I have but to speak the word, and thy head will lie at thy feet." Then she was forced to obey, and put on the bride's magnificent clothes and all her jewels. When she entered the royal hall, every one was amazed at her great beauty, and the King said to his son, "This is the bride whom I have chosen for thee, and whom thou must lead to church." The bridegroom was astonished, and thought, "She is like my Maid Maleen, and I should believe that it was she herself, but she has long been shut up in the tower, or dead." He took her by the hand and led her to church. On the way was a nettle-plant, and she said,

"Oh, nettle-plant,
Little nettle-plant,
What dost thou here alone?
I have known the time
When I ate thee unboiled,
When I ate thee unroasted."
"What art thou saying?" asked the King's son. "Nothing," she replied, "I was only thinking of Maid Maleen." He was surprised that she knew about her, but kept silence. When they came to the foot-plank into the churchyard, she said,
"Foot-bridge, do not break,
I am not the true bride."
"What art thou saying there?" asked the King's son. "Nothing," she replied, "I was only thinking of Maid Maleen." - "Dost thou know Maid Maleen?" - "No," she answered, "how should I know her; I have only heard of her." When they came to the church-door, she said once more,

"Church-door, break not,
I am not the true bride."
"What art thou saying there?" asked he. "Ah," she answered, "I was only thinking of Maid Maleen." Then he took out a precious chain, put it round her neck, and fastened the clasp. Thereupon they entered the church, and the priest joined their hands together before the altar, and married them. He led her home, but she did not speak a single word the whole way. When they got back to the royal palace, she hurried into the bride's chamber, put off the magnificent clothes and the jewels, dressed herself in her gray gown, and kept nothing but the jewel on her neck, which she had received from the bridegroom.
When the night came, and the bride was to be led into the prince's apartment, she let her veil fall over her face, that he might not observe the deception. As soon as every one had gone away, he said to her, "What didst thou say to the nettle-plant which was growing by the wayside?"

"To which nettle-plant?" asked she; "I don't talk to nettle-plants." - "If thou didst not do it, then thou art not the true bride," said he. So she bethought herself, and said,

"I must go out unto my maid,
Who keeps my thoughts for me."
She went out and sought Maid Maleen. "Girl, what hast thou been saying to the nettle?" - "I said nothing but,

"Oh, nettle-plant,
Little nettle-plant,
What dost thou here alone?
I have known the time
When I ate thee unboiled,
When I ate thee unroasted."
The bride ran back into the chamber, and said, "I know now what I said to the nettle," and she repeated the words which she had just heard. "But what didst thou say to the foot-bridge when we went over it?" asked the King's son. "To the foot-bridge?" she answered. "I don't talk to foot-bridges." - "Then thou art not the true bride."
She again said,


"I must go out unto my maid,
Who keeps my thoughts for me,"
And ran out and found Maid Maleen, "Girl, what didst thou say to the foot-bridge?"
"I said nothing but,


"Foot-bridge, do not break,
I am not the true bride."
"That costs thee thy life!" cried the bride, but she hurried into the room, and said, "I know now what I said to the foot-bridge," and she repeated the words. "But what didst thou say to the church-door?" - "To the church-door?" she replied; "I don't talk to church-doors." - "Then thou art not the true bride."
She went out and found Maid Maleen, and said, "Girl, what didst thou say to the church-door?"

"I said nothing but,

"Church-door, break not,
I am not the true bride."
"That will break thy neck for thee!" cried the bride, and flew into a terrible passion, but she hastened back into the room, and said, "I know now what I said to the church-door," and she repeated the words. "But where hast thou the jewel which I gave thee at the church-door?" - "What jewel?" she answered; "thou didst not give me any jewel." - "I myself put it round thy neck, and I myself fastened it; if thou dost not know that, thou art not the true bride." He drew the veil from her face, and when he saw her immeasurable ugliness, he sprang back terrified, and said, "How comest thou here? Who art thou?" - "I am thy betrothed bride, but because I feared lest the people should mock me when they saw me out of doors, I commanded the scullery-maid to dress herself in my clothes, and to go to church instead of me." - "Where is the girl?" said he; "I want to see her, go and bring her here." She went out and told the servants that the scullery-maid was an impostor, and that they must take her out into the court-yard and strike off her head. The servants laid hold of Maid Maleen and wanted to drag her out, but she screamed so loudly for help, that the King's son heard her voice, hurried out of his chamber and ordered them to set the maiden free instantly. Lights were brought, and then he saw on her neck the gold chain which he had given her at the church-door. "Thou art the true bride, said he, "who went with me to the church; come with me now to my room." When they were both alone, he said, "On the way to church thou didst name Maid Maleen, who was my betrothed bride; if I could believe it possible, I should think she was standing before me thou art like her in every respect." She answered, "I am Maid Maleen, who for thy sake was imprisoned seven years in the darkness, who suffered hunger and thirst, and has lived so long in want and poverty. To-day, however, the sun is shining on me once more. I was married to thee in the church, and I am thy lawful wife." Then they kissed each other, and were happy all the days of their lives. The false bride was rewarded for what she had done by having her head cut off.
The tower in which Maid Maleen had been imprisoned remained standing for a long time, and when the children passed by it they sang,

"Kling, klang, gloria.
Who sits within this tower?
A King's daughter, she sits within,
A sight of her I cannot win,
The wall it will not break,
The stone cannot be pierced.
Little Hans, with your coat so gay,
Follow me, follow me, fast as you may."




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.