TÜRKÇE

Sıpa

ENGLISH

The donkey


Bir zamanlar bir kral ile bir kraliçe vardı. İstedikleri her şeyi elde edecek kadar zengindiler, ama hiç çocukları olmuyordu. Kadın gece gündüz yakmıyor ve "Benim ürün vermeyen tarladan farkım yok ki!" diyordu.
Sonunda Tanrı onun isteğini yerine getirdi, ama çocuk dünyaya geldiğinde hiç de çocuğa benzemiyordu; eşek sıpasından farkı yoktu.
Anası bunu görünce bağırıp çağırmaya başladı; bir eşek doğuracağıma keşke hiç doğurmasaydım diye sızlanıp durdu. Çocuğu suya atmalarını, onu balıkların yemesini istedi.
Ancak kral, "Olmaz! Onu Tanrı verdi, o benim oğlum ve mirasçım; ben öldükten sonra tahta o geçecek ve kral olacak!" dedi.
Derken sıpa gelişti, büyüdü ve kulakları dikleşti. Ama bu hayvan çok neşeliydi; oynayıp zıplıyor ve müzikten çok hoşlanıyordu. Derken bir gün bir kemancının yanma vararak "Bana sanatını öğret de senden daha güzel keman çalayım!" dedi.
Kemancı, "Ah, sıpacık! Bu iş zor olacak. Çünkü senin tırnakların çok büyük, keman telleri bunu kaldırmaz!" dedi.
Ama bunun bir yararı olmadı. Sıpa keman çalmayı o kadar istiyordu ki, sonunda öğrendi ve hocası kadar yetenekli bir kemancı oldu.
Bir gün yolda düşünceli düşünceli yürürken bir kuyuya vardı. Kuyunun dibine baktı ve suda kendi yüzünü gördü. O kadar üzüldü ki, yanına en sadık arkadaşını alarak yöreyi terk etmek üzere yola çıktı.
Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler, derken yaşlı bir kralın hüküm sürdüğü bir yöreye geldiler. Kralın çok güzel bir kızı vardı.
Sıpa "Burada kalalım" dedi ve sarayın kapısını çaldı. "Bir misafir geldi, kapıyı açın da içeri girsin" diye seslendi. Ama kapı açılmayınca oturup ön ayaklarıyla keman çalmaya başladı ve en sevdiği şarkıları söyledi.
Nöbetçi gözlerini fal taşı gibi açarak krala koştu. "Dışarıda, kapı önünde bir sıpa var. Usta bir kemancı gibi keman çalıyor" dedi.
"Al bakalım onu içeri!" diye emretti kral.
Sıpa içeri girer girmez herkes bu kemancıya güldü, onunla alay etti.
Neyse, kemancıyı seyislerin yanına verdiler; orada yiyecek ve yatıp kalkacaktı. Ama o buna razı olmadı. "Ben sıradan bir seyis değilim, soylu biriyim!" dedi.
Kral güldü ve onu cesaretlendirdi. "Tamam, istediğin gibi olsun, gel benimle!" dedi. Sonra da "Kızımı beğendin mi?" diye sordu.
Sıpa başını çevirerek kıza baktı ve "Olağanüstü güzel, şimdiye kadar hiç böyle güzel kız görmedim!" dedi.
"Öyleyse onun yanına otur!" dedi kral.
"Tamam" dedi sıpa ve onun yanına oturdu. Yedi, içti ve gayet nazik davrandı.
Bu soylu hayvan bir süre sarayın avlusunda yaşadıktan sonra, "Hepsi iyi de, benim eve dönmem gerek" diye geçirdi aklından. Üzgün üzgün başını öne eğerek kralın huzuruna çıktı, vedalaşmak istedi.
Ama kral ondan hoşlanmıştı. "Senin neyin var, ne istiyorsun? Sirke küpü gibi yüzünü ekşitiyorsun. Yanımda kal, ne istersen veririm sana. Altın ister misin?" diye sordu.
Sıpa kafasını iki yana salladı "Hayır" diyerek.
"Elmas, pırlanta falan?"
"Hayır."
"Krallığımın yarısını ister misin?"
"Hayır, hayır."
"Bilmem ki seni nasıl memnun edeyim? Kızımla evlenmek ister misin?"
"Aa, evet" dedi sıpa, "İsterim doğrusu." Gerçekten de istediği buydu.
Uzatmayalım, görkemli bir düğün yapıldı. Kral, o akşam gelinle damat yatak odasına gidince sıpanın nasıl davranacağını bilmek istedi. Hizmetçilerinden biri odada gizlenip onları kollayacaktı.
Genç çift odaya girdikten sonra damat kapıyı sürgüledi, etrafına bakındıktan sonra eşek postunu sırtından attı; güzel ve yakışıklı bir oğlan çıktı ortaya.
"Kim olduğumu, değersiz biri olmadığımı gördün mü şimdi?" dedi.
Genç gelin onu öptü; o anda âşık olmuştu!
Ertesi sabah delikanlı yataktan fırlayarak yine eşek postuna büründü; kimse onun gerçek kimliğini fark etmedi.
Derken kral kızına sordu: "Ee, senin sıpa ne yapıyor? Doğru dürüst biriyle evlenmediğin için üzgünsün galiba?"
"Hayır, hayır babacığım. Ben onu dünyanın en yakışıklı erkeğiymiş gibi çok seviyorum. Hep yanımda kalsın!" diye cevap verdi kız.
Kral buna çok şaştı, ama odada saklanan hizmetçisi gelip ona her şeyi anlatınca "Böyle bir şey olamaz!" dedi.
"Öyleyse bu gece nöbete siz geçin kralım, kendi gözlerinizle göreceksiniz. Ne yapın biliyor musunuz? Onun postunu alıp ateşe atın. İşte o zaman gerçek kimliğini göreceksiniz" diye cevap verdi hizmetçi.
"Bu iyi bir öneri" diyen kral, o gece herkes uyuduktan sonra gizlice odaya girdi. Yatağa yaklaştığında, ay ışığı altında yakışıklı oğlanı gördü; postu yerde seriliydi. Onu aldı, dışarıda büyük bir ateş yaktırdı ve postu onun içine attı. Kül haline gelinceye kadar başında bekledi.
Ama oğlanın nasıl davranacağını görmek için sabaha kadar odada kaldı. Oğlan uyandığında gün ağarmıştı bile; postunu aradı, ama bulamadı. Çok korktu ve üzgün üzgün "Bari kaçıp gideyim buradan!" diye söylendi.
Bunun üzerine kral yerinden kalkarak ona yaklaştı. "Bu ne acele oğlum? Niyetin ne? Burada kal, sen yakışıklı bir adamsın, sakın gitme! Krallığımın yarısını sana vereyim, ben öldükten sonra hepsi senin olur" dedi.
"İyi başladı, iyi bitsin öyleyse!" diyen delikanlı, "Peki, burada kalıyorum" diye ekledi.
Yaşlı kral krallığının yarısını ona devretti ve bir yıl sonra babası ölen oğlan onun da mirasına konarak ömrünün sonuna kadar mutlu yaşadı.
Once on a time there lived a King and a Queen, who were rich, and had everything they wanted, but no children. The Queen lamented over this day and night, and said, "I am like a field on which nothing grows." At last God gave her her wish, but when the child came into the world, it did not look like a human child, but was a little donkey. When the mother saw that, her lamentations and outcries began in real earnest; she said she would far rather have had no child at all than have a donkey, and that they were to throw it into the water that the fishes might devour it. But the King said, "No, since God has sent him he shall be my son and heir, and after my death sit on the royal throne, and wear the kingly crown." The donkey, therefore, was brought up and grew bigger, and his ears grew up beautifully high and straight. He was, however, of a merry disposition, jumped about, played and had especial pleasure in music, so that he went to a celebrated musician and said, "Teach me thine art, that I may play the lute as well as thou dost." - "Ah, dear little master," answered the musician, "that would come very hard to you, your fingers are certainly not suited to it, and are far too big. I am afraid the strings would not last." No excuses were of any use. The donkey was determined to play the lute; he was persevering and industrious, and at last learnt to do it as well as the master himself. The young lordling once went out walking full of thought and came to a well, he looked into it and in the mirror-clear water saw his donkey's form. He was so distressed about it, that he went out into the wide world and only took with him one faithful companion. They travelled up and down, and at last they came into a kingdom where an old King reigned who had an only but wonderfully beautiful daughter. The donkey said, "Here we will stay," knocked at the gate, and cried, "A guest is without open, that he may enter." As, however, the gate was not opened, he sat down, took his lute and played it in the most delightful manner with his two fore-feet. Then the door-keeper opened his eyes most wonderfully wide, and ran to the King and said, "Outside by the gate sits a young donkey which plays the lute as well as an experienced master!" - "Then let the musician come to me," said the King. When, however, a donkey came in, every one began to laugh at the lute-player. And now the donkey was asked to sit down and eat with the servants. He, however, was unwilling, and said, "I am no common stable-ass, I am a noble one." Then they said, "If that is what thou art, seat thyself with the men of war." - "No," said he, "I will sit by the King." The King smiled, and said good-humouredly, "Yes, it shall be as thou wilt, little ass, come here to me." Then he asked, "Little ass, how does my daughter please thee?" The donkey turned his head towards her, looked at her, nodded and said, "I like her above measure, I have never yet seen anyone so beautiful as she is." - "Well, then, thou shalt sit next her too," said the King. "That is exactly what I wish," said the donkey, and he placed himself by her side, ate and drank, and knew how to behave himself daintily and cleanly. When the noble beast had stayed a long time at the King's court, he thought, "What good does all this do me, I shall still have to go home again?" let his head hang sadly, and went to the King and asked for his dismissal. But the King had grown fond of him, and said, "Little ass, what ails thee? Thou lookest as sour as a jug of vinegar, I will give thee what thou wantest. Dost thou want gold?" - "No," said the donkey, and shook his head. "Dost thou want jewels and rich dress?" - "No." - "Dost thou wish for half my kingdom?" - "Indeed, no." Then said the King, if I did but know what would make thee content. Wilt thou have my pretty daughter to wife?" - "Ah, yes," said the ass, "I should indeed like her," and all at once he became quite merry and full of happiness, for that was exactly what he was wishing for. So a great and splendid wedding was held. In the evening, when the bride and bridegroom were led into their bed-room, the King wanted to know if the ass would behave well, and ordered a servant to hide himself there. When they were both within, the bridegroom bolted the door, looked around, and as he believed that they were quite alone, he suddenly threw off his ass's skin, and stood there in the form of a handsome royal youth. "Now," said he, "thou seest who I am, and seest also that I am not unworthy of thee." Then the bride was glad, and kissed him, and loved him dearly. When morning came, he jumped up, put his animal's skin on again, and no one could have guessed what kind of a form was hidden beneath it. Soon came the old King, "Ah," cried he, "is the little ass merry? But surely thou art sad?" said he to his daughter, "that thou hast not got a proper man for thy husband?" - "Oh, no, dear father, I love him as well as if he were the handsomest in the world, and I will keep him as long as I live." The King was surprised, but the servant who had concealed himself came and revealed everything to him. The King said, "That cannot be true." - "Then watch yourself the next night, and you will see it with your own eyes; and hark you, lord King, if you were to take his skin away and throw it in the fire, he would be forced to show himself in his true shape." - "Thy advice is good," said the King, and at night when they were asleep, he stole in, and when he got to the bed he saw by the light of the moon a noble-looking youth lying there, and the skin lay stretched on the ground. So he took it away, and had a great fire lighted outside, and threw the skin into it, and remained by it himself until it was all burnt to ashes. As, however, he was anxious to know how the robbed man would behave himself, he stayed awake the whole night and watched. When the youth had slept his sleep out, he got up by the first light of morning, and wanted to put on the ass's skin, but it was not to be found. On this he was alarmed, and, full of grief and anxiety, said, "Now I shall have to contrive to escape." But when he went out, there stood the King, who said, "My son, whither away in such haste? what hast thou in mind? Stay here, thou art such a handsome man, thou shalt not go away from me. I will now give thee half my kingdom, and after my death thou shalt have the whole of it." - "Then I hope that what begins so well may end well, and I will stay with you," said the youth. And the old man gave him half the kingdom, and in a year's time, when he died, the youth had the whole, and after the death of his father he had another kingdom as well, and lived in all magnificence.




Iki dil karşılaştır:













Donations are welcomed & appreciated.


Thank you for your support.